Kapat

Bakınız: DARAĞAÇ

Dilara Altuğ

Reklamlar

Son senelerde adını sıkça duyduğumuz ama hakkında az bilgiye sahip olduğumuzu düşündüğüm Umurbey-İzmir çıkışlı sanat kolektifi Darağaç 2018’de üçüncü sergisini gerçekleştirdi. Çağdaş sanatı küçük mahallenin halkıyla buluşturan ekip, kolektif üretime farklı açılardan yaklaşarak kamusal alandaki deneyimlerini izleyiciye sunuyor. Kolektifin kurulmasına ön ayak olan sanatçılardan Cenkhan Aksoy ile Darağaç, gerçekleştirdikleri sergiler, Umurbey Mahallesi ve buradaki sanatçı atölyeleri üzerine konuştuk.

Kendilerine ulaşabileceğiniz adresi de buraya bırakıyorum:

https://www.facebook.com/daragacizmir/

Öncelikle Darağaç kimlerden oluşuyor ve nasıl ortaya çıktı? Bu projeye başlama sebebinizden ve sürecinizden bahseder misiniz?

9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü öğrencisiyken okulun son dönemlerinde, yani 2013-14 yıllarında, ben ve arkadaş çevrem işlerimizi sergilemek ve göstermek açısından alternatif yöntemler bulmaya çalışıyorduk. Bu konuyla ilgili bir şeyler yapmak istiyorduk. Kendimizce okulun dışında proje sergileri, happening’ler ve pop-up sergiler yaptık. Aynı dönemde Ayşegül Doğan ve Güneş Topalöz okul dışında daha rahat üretebilecekleri ve çalışabilecekleri bir atölye arıyorlardı. O süre zarfında yakın bir arkadaşlarının tavsiyesiyle Alsancak ile Halkapınar arasında kalan eski sanayi mahallesi Umurbey Mahallesi’nde atölye tuttular. Mahalle çok az bilinen, fakat çok merkezi olan bir yerdi. İçinde küçük bir otosanayiyi, depoları, hangarları, eski fabrika alanlarını, Hürriyet’in İzmir Müdürlüğü’nü, Sümerbank ve Şark Tekstil Kumpanyası’nı barındırıyordu. Çok büyük bir mahalle değil aslında ama ikinci bölge olarak tarif edilebilecek bir yer.

Bir süre sonra ben de Ayşegül ve Güneş ile beraber aynı atölyeyi paylaşmaya başladım. Daha sonrasında etrafımızda aynı rüyaları gördüğümüz ve okul dışında bir şeyler yapmak isteyen arkadaşlarımız da burada atölyeler tutmaya başladılar. İçlerinde Nazım Arslan, Fatih Altan, Cansu Çakar, Ali Cem Doğan gibi isimler var. 2014’ün yaz ayında mahallede yoğun bir atölye yerleşimi başladı. Sürekli arkadaşlarımız ve atölyelerden iş almak isteyen insanlar geliyordu, mahallede bir trafik oluşmaya başlamıştı. Buradaki ustalar da bizimle sürekli diyalog halindelerdi ve atölyelerimize büyük tuvaller girdiğini gördükçe onların dikkatini çekmeye başlamıştık. Yaptığımız işleri onlar da görmek istiyordu. 2015’in Şubat-Mart ayında projenin ilk adımı oradaki ustalardan gelen ‘neden beraber bir şeyler yapmıyoruz sorusu’ ile atıldı. Bu konuyu arkadaş çevremizle etraflıca düşünmeye başladık. Ustalarla da konuşarak ve onlara fikirlerini sorarak, 2015’in Haziran ayında ilk sergimizi yaptık. Bu sergide İzmir’de yaşayan 10-12 kişilik sanatçı grubu, atölyemizi ziyaret eden arkadaşlarımız ve ustalarla beraber ‘site-spesific ve bir günlük olacak şekilde kamusal alanda neler yapabiliriz, nasıl bir sergi yapabiliriz’ diye düşündük. İlk serginin çıkış ve gelişme sürecini bu şekilde anlatabilirim.

‘Darağaç’ ismi nereden geliyor? Semt seçimi olarak neden Umurbey Mahallesi?

Mahallede çalışan esnaf, dört veya beş kuşaktır orada yaşayan insanlar ‘biz Darağaçlıyız’ diyorlar, ‘Darağaç’ta oturuyoruz’ demiyorlar.

1938 yılında mahallenin adı ‘Umurbey Mahallesi’ olarak değişiyor. Aslında Osmanlı döneminde adı ‘Darağaç’ olarak biliniyor. ‘Darağacı’ kelimesi ile birbirine çok yakın ve olumsuz bir anlamı varmış gibi gözükse de aslında öyle değil. Bu senenin başında sergiye hazırlanırken öğrendik ki, Farsça kökenli bu isim mahallenin ağaçlık bölge olduğunu ifade ediyor. Eskiden çok yüksek boyda ve sıklıkta ağaçların bulunduğu bir yermiş ve zamanında o bölgede Levantenler, alt ve orta Ermeni-Rum aileler, işçiler yaşıyormuş. Onlar da kendi aralarında mahalle için ‘Darağaç’ ismini kullanıyorlarmış. Bizim bu bölgeyi tercih etmemizin sebebi kiraların uygun olması, rahatça üretebileceğimiz ve merkezi bir yer olmasıydı. Mahalleye ulaşım çok kolay ve herkesin evine çok yakın. Oradaki ustalarla ve mahallenin beş kuşaktır muhtarı olan Fatma Ana’yla beraber iletişim çemberimiz büyüdü ve bizim aslında düşündüğümüz, sürekli üzerinde tartıştığımız, konuştuğumuz şeyler bu mahallede tezahür etti. İlk sergide 15 sanatçı, ikincide 25 sanatçı ve üçüncüde 32 sanatçı ile çalıştık.

Mahallenin içinde sergileme mekanı olarak nereleri seçiyorsunuz ve neye göre seçiyorsunuz?

İzmir’den ve İstanbul’dan sürekli iletişim halinde olduğumuz Ortadoğu Pavyonu, Ekin İdiman, Alpin Arda Bağcık, Etem Şahin, Mehmet Dere, Yunus Emre Erdoğan vb. arkadaşlarımız var. Kendileri atölyelerimizi ziyaret ediyorlar ve beraber oturup onların mahalleyle olan iletişimini nasıl geliştiririz, bu mahallede ya da burada bulunan metruk bir binanın yüzeyinde nasıl bir kurguyla, yerleştirmeyle işlerini sergileyebiliriz diye tartışıyoruz. Ustaların ve sanatçıların atölyelerini de bazen sergi mekanı olarak düşünüyoruz ve onlarla daha fazla diyaloga geçmelerini amaçlıyoruz. Mahalleyi daha iyi bildiğimiz için onlara dönüştürebilecekleri mekanlar konusunda önerilerde bulunabiliyoruz. Süreç bu şekilde gelişiyor.

Genel olarak sergilerinizin kavramsal yapılarından ve söylemlerinden bahseder misiniz? Sergi serilerinizin oluşum sürecini de bize biraz açar mısınız?

Bu konuda esnek davranıyoruz. Şu ana kadar yaptığımız sergilerin hiçbirinin belirgin bir teması, konsepti ya da bir metni olmadı. Çünkü mahalle çok az popülasyonun olduğu bir yer ve üzerine daha fazla konuşup, daha fazla tartışmamız gereken bir kamusal alan. Çoğunlukla sanatçıların bireysel projelerini mahalleye uyumlama, mahalledeki insanlara gösterme, paylaşma ve deneyimlemelerini sağlama projenin başlamasında en önemli etkendi. Sanatçılar da çok az bildikleri bir mevkinin kamusal alanında pratiklerini deneyimlemek istiyorlardı. Fakat 2018’de yaptığımız üçüncü sergide bazı temalar biraz daha ön plana çıktı. İzmir Kaymakamlığı’nın mahallede yeni açtığı göçmen kayıt güncelleme merkezi mahalleye yeni bir dinamik getirdi. Günde 400-500 kişilik göçmen topluluğu kimlik alabilmek için mahallede bekliyor. Bu duruma referans olarak, savaş muhabiri yani fotomuhabir olarak tanınan Mert Çakır yayınlamak istediği fotoğraf kitabının üzerinden küçük bir yerleştirme yaptı. Yerleştirme Çeşme’den Yunan adalarına gitmek isteyen göçmenlerin içinden birisinin sahilde düşürdüğü 2015-2017 yılına ait bir fotoğraf albümünün baskılarından meydana geldi. Muhtemelen kalabalık bir aileye ait olan albümdeki çocukların vesikalık fotoğraflarını mahalledeki bir binanın yan yüzeyine baskılarını alıp yerleştirdi ve o fotoğrafları 2 yıl içerinde sürekli fotoğrafladı yani arşivledi. Fotoğrafların tuzla beraber deforme olması, o doğal süreci dış mekanda devam ettirmek yerleştirmenin kavramsal teorisini meydana getiriyordu. Çakır bu iş ile hem mahalleliyi olaya dahil etti hem de bu tarz bir projeyi kamusal alanda deneyimledi. Mesela, Leman Sevda Darıcıoğlu sergiden bir hafta önce mahalleye gelip burada bir hafta geçirdi. Darıcıoğlu göçmenlerin hafta içi sabah-akşam kuyrukta beklemelerini, aralarındaki diyalogları ve mahalleyle olan iletişimlerini gözlemeleyerek bir performans yaptı. 24 saat boyunca mahallede nöbet tutu ve kendini oradaki bir ağaca iple bağladı. Başka bir örnek daha vermek gerekirse, Elmas Deniz ile Esra Okyay mahallenin tam merkezinde sayılabilecek bir çay ocağının dış cephesini yeniden restore ettiler. Muhtarlık ofisinin de içinde olduğu yeri boyadılar, temizlediler ve aslında amaçları orayı düzenlemekti. Bunun birçok faklı proje var ve çoğu da gördüğünüz gibi bireyseller.

Farklı disiplinlerden işleri sergilerinizde bir araya getiriyorsunuz. Eser ve sanatçı seçimlerini neye göre belirliyorsunuz?

Bir jüri ya da seçici kurul yok. Sergilerimizi mahallede imece usulü ya da arkadaşlarımızın gerçekleştirmek istediği proje önerileriyle meydana getiriyoruz. Seçim yapmak mahallenin işleyişine de aykırı bir durum. Bu kamusal alanda herkesin bir evi, atölyesi, deposu veya dükkanı var. Mesela bizim olduğumuz bölge otosanayinin ağırlıklı olduğu bir bölge ve burada çok fazla yaşayan aile yok. Manavcılıkla uğraşanlar, fırında çalışanlar yani 7-24 orada yaşayan insanlar biraz daha arka sokaklarda oturuyorlar. Süreç mahallenin imkanları dahilinde şekilleniyor diyebilirim.

Sergilerinizde küratöryel bir düzen söz konusu mu?

Hayır. Herkes kendi işini bir şekilde küratöryel bir düzene oturtuyor ve formunu değiştirmeye çalışıyor. Ya da başka bir arkadaşının yapacağı projeye, işe destek oluyor.

Geçen yıl haziran ayında gerçekleşen Darağaç III isimli serginizin kavramsal çerçevesinden ve sergide yer alan eserlerden bahseder misiniz? Bu sergiler birbirlerinin devamı niteliğinde mi?

Sergilerin isimlerinin hikayesini şöyle açıklayabilirim. İlk serginin ismi “Darağaç | bu arada” mahallenin eski adının Darağaç olması sebebiyle ve mahalleye daha çok işaret etmek istediğimizden yani fiziksel olarak orayı betimlemek amacıyla koyuldu. Umurbey’i ortasına alan Halkapınar ve Alsancak çok merkezi bir yer ve etrafında gökdelenler yavaş yavaş yükseliyor. Atıl olmasına rağmen bir yandan da cazibe merkezi olmaya yönelik girişimlerde bulunuluyor. Aslında tam olarak mahalledeki hayatı değil, orada ortaklaşa yaptığımız projeleri göstermek amacıyla oybirliği ile bu ismi koyduk. İkinci sergi için sanatçı arakadaşımız Etem Şahin “bkz. darağaç” ismini ortaya attı. Kendisi medya ve video sanatı üzerine çalışan bir sanatçı. “Bkz.” akademik makalelerde, ekşi sözlükte yani post-internet döneminde yaygın kullanılan bir sözcük. Mahalleyi tasvir etmek, betimlemek ve oarayı kavramsal bir açıdan göstermek amacıyla bu ismi koyduk. Çok yoğun tartışmalar ve konuşmalardan sonra üçüncüsünün ismini ise “Darağaç III” kolarak belirledik. Genel bir tema veya küratöyel düzen ön planda olmadığı için bir şekilde devam niteliğinde olduklarını da belli etmek istedik. Aramıza katılan sanatçılarının sayısının artması, kolektif yapının etkileşiminin artması, iletişim frekanslarının daha çok gelişmesi bizim için hep ön planda. Ama genel olarak spesifik bir isim yok, hepsi devam niteliğinde. Orada yaşayan sanatçıların hem üretimlerini göstermek hem de aramıza yeni dahil olan sanatçılarla beraber daha farklı bir deneyim alanı oluşturmayı amaçlıyoruz.

Sergi devam ederken etkinliklere yer veriyor musunuz?

Elbette. İkinci sergiden sonra multidisipliner çalışan sanatçı arkadaşımız Ali Kanal’ın “Ölü Kuşlar Görüyorum, Nesneler ve Desenler” isimli bir projesi vardı. Bu projeyi daha atölyesi mahallede değilken kurgulamıştı ve başka sanatçı arkadaşlarımızın hem atölyesinin olduğu binanın çatı katında hem de atölyelerinin içerisinde gerçekleştirdi. Çizdiği desenler, topladığı buluntu nesneler ve dönüştürdüğü, arşivlediği nesnelerleden oluşan yerleştirme mahalledeki binaların çatılarından izlenildi. Binaların birinci, ikinci katlarında ve yan yüzeylerinde bulunan ölü kuş desenlerini tarihi geçmiş akrilik, plastik ve yağlı boya kullanarak yaptı. Darağaç’ın ilk solo projesi buydu.

22 Aralık 2018 tarihinde Monitor İzmir (İzmir merkezli, kâr amacı gütmeyen, video ve film gösterim oluşumu) biri oto elektrikçi biri oto boyacısı olan Şeref Usta ve Hasan Usta’nın atölyesinde videolar sergilediler. Ocak ayının ikinci haftasında İzmir Ekonomi Üniversitesi Mimarlık Bölümü 2. sınıf öğrencilerinin dönem sonu sunumları gerçekleşti. Bu projelerde mahallede yaşayan farklı disiplinlerden sanatçı bir çiftin yaşam alanlarına dair projeler üretildi. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat ve Tasarım Bölümü öğrencilerinin ‘Penetration’ adlı multidisipliner bir sergisi oldu. Ankara’dan mahallemize 2017’de taşınan, graffiti ve mural sanatçısı Cem Sonel ise mahallede graffiti sergisi ya da festivali yapmayı planlıyor.

Kolektif üretim söz konusu mu? Kamusal alanda yer alan işlere mahalle sakinlerinin tepkileri nasıl oluyor?

En başta bireysel üretim daha yaygındı. Fakat ilk defa bu sene kolektif üretim olarak sayılabilecek olan sergi haritasının ve sanatçı metinlerinin bulunduğu bir kitapçık tasarladık. İzmir’deki Gündoğdu Rotary kulübü bizim artan baskı ve kitapçık masraflarımızı karşıladı. Kitapçıkta kendimizden ilk defa ‘Darağaç’ olarak bahsettik.

Üzerine ortaklaşa düşündüğümüz başka bir hikayeden daha bahsetmek istiyorum. Kökenleri 18. yüzyıla kadar uzanan ve İzmir’de yaşayan Issigonis ailesi var. Bu aile yüksek eğitim görmüş İngiliz erkeklerin Ionia’lı kadınlarla evlenip, İzmir’de kalan bir aile. 12 adada yer alan zeytinyağı fabrikalarının metal konstrüksiyonu yapıyorlarmış. Hatta mahallenin girişinde ailenin bir imalathanesi olduğu biliniyor. Ailenin son ferdi olan 1906 doğumlu Alec Issigonis I. ve II. Dünya Savaşı döneminde İngiltere’ye göç ediyor ve orada makine mühendisliği eğitimini tamamlıyor. Savaş makineleri, küçük otomobiller ve motosikletler tasarlayan Alec, 1958 yılında ilk Mini Cooper Model No I’i tasarlıyor. Mahallede yaşayan insanlarla bu bilgiyi paylaşmak ve Issigonis’i yad etmek için anonim bir anıt heykel yapmak istedik. Ali Kanal, Fatih Altan, Berna Dolmacı, Ayşegül Doğan, Tuğçe Akay ve ben rölyef bir madalyon tasarladık. Ali Kanal heykelin tasarımı ve uygulamasında çok çalıştı ve madalyonun üzerine Alec’in portresini, ilk tasarladığı arabanın eskizini işledi. Mahalledeki bir mekana madalyonu yerleştirdik. İlk kolektif diyebileceğim işimiz oydu, o da üçüncü senede oldu. Mahalleli bu bilgiye çok şaşırdı, hatta başta kurgusal zannettiler. Daha sonra bu konuyu bizden daha çok benimsediler ve gelen müşterilerine bahsediyorlar, heykeli gösteriyorlar. Zaten genel olarak en büyük destekçimiz onlar.

Gelecekteki projelerinizden bahseder misiniz?

Gelecekteki sergi planlarımız üzerine etraflıca düşünmekteyiz ve mahalleyle beraber çalışmaktayız. 3-4 ayda bir karma sergilere ve solo projelere ev sahipliği yapmak istiyoruz. Bunun yanı sıra büyük bir serginin tabi ki yeniden olmasını istiyoruz.

Son olarak bahsetmek istediğim bir projemiz daha var. İzmir’de Saliha Yavuz ve Ayşe Gür tarafından yeni açılan mekan Hayy Open Space’de 19 Mart – 20 Nisan arasında şu an bir proje gerçekleştiriyoruz. Ankara’da yaşayan ve üreten Pelesiyer isimli kolektif ile birlikte gerçekleştirdiğimiz bu ortak proje üç ayaklı bir etkinlikten oluşuyor. İlki Kemeraltı’nda gerçekleşti, diğerleri de Ankara ve Darağaç’ta olacak. Farklı bir şehirden olan kolektiflerle beraber ortak işler üretmek üzerinden geliştirdiğimiz bir proje. Güzel bir konsept ve konu bulduk. Darağaç’taki hikayeler ve İzmir’deki aile büyüklerinden duyduğumuz kent rivayetleri ile Ankara’daki hikayeleri birleştireceğiz. Bu hikayeleri çaprazlama bir şekilde hem burada hem orada sergileyerek, dönüştürerek bu tema üzerinden ilerleyeceğiz.

About the author Dilara Altuğ

Dilara Altuğ, 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Lisansı İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı, yüksek lisansı Yeditepe Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü. 2017 Şubat ayından beri küratör ve sanat tarihçisi Doç. Dr. Marcus Graf'ın asistanlığını yapıyor. İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor. 

All posts by Dilara Altuğ →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: