Kapat

u ɹ ɐ ǝ ן u n

Ozan Atalan

Reklamlar

Parrhesia’da konuşmacı özgürlüğünü kullanır ve kandırma yerine dürüstlüğü, sahtelik ya da sessizlik yerine hakikati, hayat ve emniyet yerine ölümü, yaltaklanma yerine eleştiriyi, kendi çıkarını koruma ve ahlaki kayıtsızlık yerine ahlaki ödevi tercih eder.

Michel Foucault[1]

Aklımızın alabileceği gerçeklere dair öğrenilen ya da öğretilen şeylerden oluşturduğumuz bir bilgi dünyasına doğuyor, hayatlarımızı buna göre şekillendiriyoruz. Normallik dediğimiz şeyse ortak kavramsal hafızamız sınırlarımız içinde vuku buluyor. Peki normallik, üzerinde uzlaşılmış bir delilik hali olabilir mi? Bilgi, yaşamamızı sağladığı gibi beynimizi sınırlayıcı bir güce dönüşebilir mi? Hep olumlu konotasyonları olan bilgiyi, onu kabul etme ve ona ulaşma yolları açısından biraz eleştirmeye ne dersiniz?

Doğa ve uygarlık, doğal gerçeklik ve kültürel gerçekliğimiz, ne yazık ki insanlığın en temel dualitelerinden biri. Kural ile yaşam arasındaki tansiyonun ilk sistemleşmiş örneklerinden olan Kinikler`de doğaya entegre bir yaşamı, sosyal değerlerin reddini, insanın doğal yaşamdaki erdemlerine bağlılığı, hakiki istekleriyle uyumlu bir yaşamı görürüz. Arzu politikalarından uzak, sözünü esirgemeyen Kinikler sosyal yaşam pratiğine sosyal kurallardan daha çok önem verirken hayatın kendisini onun teorisine üstün tutmuşlardır. Burada, öğretilmiş bilginin reddi ve dünyayı aracısız anlamlandırmaya dair bir istek vardır.

Okullarda, akademilerde ve iş dünyasında geçen yıllar, bilginin her türlüsünü verebilir. Ancak zamanla, öğretilmiş şeylerin tasarımı haline dönüşmemiz de olası. Gerçek bir bilme eylemiyse – akla, deneye, sezgiye, duyuma, neye dayanırsa dayansın – hissetmeden olmaz.  Hayal gücünden yoksun bilgi, şiiri öldürüyor.

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.

(William Shakespeare/ Hamlet)

Bilginin kendimize ve doğaya yabancılaştırıcı etkisinden ve yol açabileceği kibirden kurtulmanın, onu olduğu gibi kabul etmektense önce kendi sesimizi dinlemekle, dünyayla bağımızı ilk elden kurmakla ve düş gücüyle mümkün olduğunu düşünüyorum. Beyinlerimiz bilgiyle kuşatılmışken; bilginin entelektüel, sosyal ve ekonomik bir güce dönüştüğü bir çağda bu hiç kolay olmasa da öğretilmiş bilgiden vazgeçmek (unlearn) kendimizi ve dünyayı algılayışımızda gerçekçiliği ve içtenliği yeniden tesis etmemizi sağlayabilir. Burada bahsettiğim, bilgisizliği bilgi karşısında yüceltmek değil; aksine, kişisel deneyim ve hayal etme faktörünün bilgiye ulaşmaktaki önemini vurgulayarak bizi dünyaya yabancılaştırmayan, tek tipleştirmeyen, öğretilmişten ziyade öğrenilmiş bilginin önemine vurgu yapmak.

Bilgi ve düş gücü bir arada yürüyebilir çünkü insan duygu ve düşüncenin birbirinden ayrılmadığı bütünsel bir varlıktır. Ana akım algıyı oluşturan ve ona hitap eden bazı medya kanallarında “Gerçekten var olduğuna inanamayacağınız canlılar” vb. başlıklı haberleri düşünelim. Kendi yarattığımız, çoğu zaman mantık kurallarıyla açıklanamayan illüzyonlara sosyal gerçeklik diyoruz ama popüler algıya maruz kalmadığı için ilginç gelen bilimsel gerçekliklere ya da doğada adını dahi duymadığımız varlıklara düş ürünüymüş gibi bakabiliyoruz. Dünyaya bu ve bunun gibi çelişkilerle örülü bir anlayışla bakmamızın nedeninin de bireysel düzeyde kendi beyinlerimize bilgiye ulaşmakta yeterince kredi vermeyişimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu nedenlerden dolayı bir adım daha öteye giderek – bir oksimorondan öte olarak – gerçekçiliğin hayal etmekle başladığını düşünüyorum.

Bu yüzden George Orwell`in 1984`ündeki, objektif gerçekliğin algısal mutasyona uğramasının mottosu olan 2+2=5`in hüküm sürdüğü ya da Yevgeny Zamyatin`in Biz`indeki gibi katı rasyonalizmin yönettiği ve 2+2=4`un hükmettiği, hayal kurmanın hastalık sayıldığı distopik dünyalar yerine, 2+2 neden sonsuzluk etmesin?

Biliyorum varlığın, yokluğun dış yüzünü;
Yükselmenin de alçalmanın da içyüzünü;
Ne çıkar öte yanını da bilsem feleğin:
Bezmişim bilgiden, atmışım her türlüsünü

(Ömer Hayyam)

[1]Nazile Kalayci, E-skop Bulten, “Doğruyu Söylemek”: Hakikat, Eleştiri ve Toplumsallık”

About the author Ozan Atalan

Ozan Atalan 2007 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sanat eğitimine başladı. 2013 yılındaki mezuniyetinin ardından Fulbright bursunu almaya hak kazanarak ABD’de Syracuse University’de görsel sanatlar alanında yuksek lisans çalışmalarına başladı. Bu süreçte, disiplinler arası bir alana taşıdığı sanat deneyimini, katıldığı ulusal ve uluslar arası sergilerle genişletirken aynı zamanda Syracuse University’de öğretim üyeliği yaptı. 2016 yılında yüksek lisansını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşerek akademik çalışmalarını ve sanat pratiğini burada sürdürmektedir.

All posts by Ozan Atalan →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: