Kapat

TEK TİP BİR YÜZLEŞME

Melike Bayık

Reklamlar

Son dönem yapıtlarında ağırlıklı olarak kadın ve onun deformasyonu, tek tipleşmesi üzerine odaklanan eserleri ile Dicle Çiftçi’nin ilk kişisel sergisi “Rutubet” Büyükdere35’de, 17 Ocak’ta açıldı. Genç sanatçının, toplum içindeki belli normlar karşısında güzellik algısını ve kadın estetizmini eleştiren sergisi 3 Mart’a kadar Büyükdere35’de görülebilir.

Melike Bayık: Öncelikle genç bir sanatçı olarak kendinden bahseder misin? Dicle Çiftçi kimdir, nelerle uğraşır?

Dicle Çiftçi: Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü  ’15 mezunuyum. Yaklaşık yirmi yıldır İzmir’de yaşıyorum. Üniversiteden mezun olduktan sonra atölye olarak kullanmak için bir yere ihtiyacım vardı ve ailemden ayrı eve çıktım. Şu anda ev/atölye şeklinde bulunduğum yerde işlerimi üretmeye devam ediyorum. Bir yıl boyunca özel sektörde öğretmenlik yaptım. Fakat asla bana göre olmadığını anladığım için bu sadece bir deneyim olarak kaldı. Öğretmenlik yaptığım yıl üretmeye devam ediyordum ve Mamut Art Project ’16 sanatçısı olarak seçildim. Bu noktadan sonra hayatım değişmeye başladı diyebilirim.

M.B.: Peki sanatçı olarak yaşama ve üretme isteğin sonucunda ortaya çıkan eserlerinin genel çerçevesinden söz eder misin?

D.Ç.: Okul yıllarında deneysel bir şeyler yapmaya çalışırdım. Yaptığım işler birbirinden çok kopuk gibi gözükürdü. Aslında neden yaptığımı bende kendime çok açıklayamıyordum ama farklı tür işler yapmak hoşuma gidiyordu. Önce küçük memeli kadınlar yapmaya başladım. Aynı anda kolaj tekniğiyle dergilerdeki güzel kadınları kesip birleştiriyor, onlardan ucubeler yaratıyordum ve arkasından şişman kadın heykelleri ortaya çıktı. Sunum zamanı hocalarımın tüm bu eserlerin birbiriyle bir bağlantısı olmadığını söylemeleri ve tutarlı işler yapmamı önermeleri ile beni bir süre iş üretmeye küstürmüşlerdi. Güzellik kavramıyla ilgileniyordum ama tutarlılık olmayınca ürettiğim işler biraz satıhta kalıyordu. Okul bittikten sonra yine bildiğimi okumak beni rahatlattı ve üstünde durduğum bu konuları daha detaylı olarak işlemeye başladım.

M.B.: “Rutubet” isimli ilk kişisel sergini İstanbul’da Büyükdere35’de açtın. Serginin kavramsal ve formsal çerçevesinden söz eder misin?

D.Ç.: ‘’Rutubet” ismini verdiğim bu sergi az öncede söylediğim gibi güzellik anlayışımızdan yola çıktığım işlerden oluşan bir resim sergisi. Bu sergide şu anda da üretmeye devam ettiğim pek çok kadın portresi yer almakta. Kadın portrelerini seçmemin en büyük sebebi de güzellik deyince önce aklımıza ‘’kadın ‘’ figürünün geliyor olması.

M.B.: Sergide yer alan karakalem ve yağlı boya eserlerinde sosyal yapı içindeki kadın olgusunu ele aldığının altını çiziyorsun. Bunu biraz daha açıklayabilir misin? Neden iki tekniği bir arada kullanmayı tercih ediyorsun?

D.Ç.: İki tekniği birden kullanmamın sebebi tamamlanmamışlık hissini oluşturmak. İnsanlar bana çok uzun bir süre ‘’bu resim bitti mi şimdi?’’ gibi sorular sordu. Artık beni tanıyan insanlar bu soruyu sormuyor ama yeni tanıyan insanlardan hala böyle sorular duyuyorum. Çünkü insanlar ürettiğin işin sonucunda bir tamamlanmışlıkla karşılaşacaklarını düşünüyorlar. Tamamlanmışlık, bitmişlik, kusursuzluk gibi kavramlar benim karakterimde de pek rastlanılır özellikler değil. Fakat öyle olmalıymış gibi hissettirilen duygu, beni oldum olası rahatsız etmiştir. Eskizin verdiği samimiyeti çoğu zaman tamamlanmış bir resimde bulamam. Doğal olarak işlediğim temayla da çok ilintili olunca işlerimi bu teknikle üretmeyi denedim ve çıkan sonuç beni, kendimi bulmaya başladığım konusunda daha çok ikna etti.

M.B.: Peki sergi ismin neden “Rutubet”? Nasıl bir çağrışımı var bu kelimenin sana?

D.Ç.: Rutubet kelimesi pek çok anlamda değerlendirilebilir aslında. Bu serilere başladığım ilk resmimin karşısına geçip ‘’rutubetli gibi oldu’’ demiştim. Öyle bir çağrışım oluşturmuştu. Bu da sanırım bahsettiğim o yarım yamalak ve kirli görüntüden dolayı. Bazı şeyleri açıklamak daha zor oluyor, içinizden bir anda o geçiyor ve sesli söylediğinizde de kendi kendinizi ikna ediyorsunuz. Bu kelimeyi sonradan ‘’nem kapmak’’ olarak düşündüğümde de yine serimle örtüştüğünü düşündüm ve bu yüzden bu ismi vermek istedim.

M.B.: Bilinç ötesinde hissedilen toplum baskısı sonucunda sağlıklı olup olmamasına bakılmaksızın estetik operasyonlar geçirilmesi birçok kadın tarafından bugün gerçekleştirilen bir durum. Senin resimlerinde de bu durumun eleştirisi mevcut. Ancak bunu “eleştirdiğin”, güzellik algısının kabul ettiği kadın portreleri ile yapıyorsun. Alelade portreler de seçebilecekken kusursuz olduğu düşünülen yüzleri seçmenin nedeni nedir? Ayrıca kim bu kadınlar?

D.Ç.: Seçtiğim portreler sadece güzel kadınlardan oluşmuyor aslında. Genelde gözümüze sokulan mükemmel kadın imajını deforme ediyor ve onu tamamlanmamışlık hissiyatıyla kusurlu bırakıyorum. Sıradan güzellikle hiç alakası olmayan ‘’amorf’’ diyebileceğimiz yüz hatlarına sahip olan kadınlarında portrelerini çalışıyorum. Fakat bunlarda genelde yarım yamalak çalışılmış oluyor. Kusurlu bir boyama tarzıyla sevdirebildiğim kadınların bakışı ve duruşu, mesajını doğrudan izleyen kişiye ulaştırıyor diye düşünüyorum. Portrelerini yaptığım kadınlar ise bazen bir kafede oturup gözüme kestirdiğim kişi oluyor, bazen Instagram üzerinde denk geldiğim ve beni etkileyen birisi oluyor. Bu noktada bazen kişiden izin alıyorum, bazen de izin alamayacağım kadar fenomen olan birilerinden fotoğrafını çalıyorum, kimi zaman da yeni tanıştığım insanlardan…

M.B.: Peki, ilk kişiselini gerçekleştirdiğin Büyükdere35 ile yolun nasıl kesişti ve süreç nasıl ilerledi?

D.Ç.: Büyükdere35’in sahibi Ferahnaz Pala Apdiç ile bir şekilde internet aracılığıyla yollarımız kesişti ve İstanbul’da görüşme fırsatı bulduk. Onun öncesinde birkaç arkadaşımdan galeriyle ilgili dedikoduları aldım tabii. İlk sergim benim için çok önemliydi ve uzun bir süredir bunu bekliyordum, hevesimi kıracak ya da beni küstürecek insanlarla çalışmaktan korkuyordum. Bu yüzden, Ferahnaz Pala Apdiç ve Marcus Graf’la çalışmak benim için oldukça önemli ve eğlenceli bir deneyim oldu. İlk sergimi böyle samimi insanlarla ve tatlı bir yerde yaptığım için mutluyum.

M.B.: Üretimine dönecek olursak, eserlerini üretirken bahsettiğin bir cümle var. “Kendimle yüzleşmem.” Bundan, yüzleşmenden bahseder misin biraz? Ayrıca kadınların medya ve iletişim araçlarıyla baskılandığı toplumsal yapımız içinde yoğun olarak estetik bir deformasyon süreci göze çarpıyor. Genç bir kadın sanatçı olarak sosyal baskı konusunda fikirlerin neler?

D.Ç.: “Kendimle yüzleşmem” kendimden sürekli şikayet etmem başlayan ve sonra kafamı kaldırıp baktığımda etrafımdaki kadınların da böyle olmasıyla devam eden ve aslında sonra dünyanın bu şekilde dönmesiyle alakası olduğunu fark ettiğim bir süreç. Sürekli kendimizden şikayet edip duruyorduk. Estetik ameliyatla burnunu yaptırmalar, silikon taktırmalar, kepçe kulakları düzelttirmeler, dişleri inci gibi yapalım lütfen… O kadar çok şikayet edeceğimiz bir yerimiz vardı ki ‘’neden?’’ kısmını sorgulamaya ve araştırmaya başladım. Hiçbirimiz Yunan heykelleri değildik sonuçta. Çok ciddi vakalar için kullanılan estetik ameliyat ele düşmüştü ve daha liseden bile mezun olmayan kızlar karne hediyesi olarak burnunu yaptırıyordu. Kimse kendini olduğu gibi sevmiyordu çünkü sevemiyordu. Dayatılan güzellik anlayışına aykırı bir kaşınız gözünüz varsa insanlar sizi eleştirebilmeyi kendinde hak görüyordu. Dolayısıyla bu da kişinin kendinde büyük bir özgüven sorunu yaratıyordu ve estetik ameliyatlar da bunun en kolay çözümüydü. Moda, yiyecek, estetik, cerrahi, bakım sektörü bu konunun üzerinden, bizleri, medya iletişim araçları yoluyla önce bir güzel komplekse sokuyordu. Sonra da bunun tek çözümünün kendilerinde olduğuna ikna ediyorlardı. Bunu, özellikle kadınların hassasiyetlerini bildikleri içinde, kadın imgesi üzerinden, alttan alta bilinçaltımıza yerleştiriyorlardı. Dört yaşındaki bir çocuğun Barbie bebek fiziğine sahip olmak için yemesine, içmesine dikkat edecek kadar düşmüştü bu yaş sınırı üstelik. Güzellik kavramı açlık, sefalet, savaşlar varken hiç önemli değildi. Ama aynı zamanda çok da önemliydi ve birilerinin para kazanması gerekiyordu. Reklam filmlerinde kot değil kadın ön plandaydı, güzel bir erkek kokusu en seksi kadını yola getirirdi, sigara şehvetli kadınların ağzına daha çok yakışırdı…Kendimi bu konudan alıkoyamıyordum çünkü bu baskıyı kendi üzerimde de hissediyordum. Bugün bu resimleri yaptığım için artık tamamen değiştim demem ne mümkün hala şikayet etmekten kaçınmaya çalıştığım bazı komplekslerim yok değil. Klişeleşmiş orantılardaki güzellik anlayışına karşı gelen ünlüler ve firmalar gördüğüm zaman ise ‘’bakın bu konuda fikirlerinizi bir daha düşünün, bu sizin fikriniz değil’’ der gibi ağız birliği yaptığımız hissine kapılıyorum ve bu beni inanılmaz mutlu ediyor.

M.B.: Sanat ortamımızda toplumsal normlar karşısında güzellik algısını ve kadın estetizmini eleştiren başka takip ettiğin sanatçılar var mı?

D.Ç.: İsim isim size sanatçıları veremem, isim hafızam da oldukça kötüdür. Ama aklıma gelen Türk kadın sanatçılardan Canan, Nil Yalter, Füsun Onur, Nur Koçak diyebilirim. Manet’nin Olympia resminden, Botero’nun şişman kadınlarından da oldukça etkilenmişimdir. İnternet üzerinden başka genç sanatçıların işlerini de takip ediyorum. Deformasyonla ilgilenen sanatçılar oldum olası hep hoşuma gitmiştir zaten.

M.B.: Son olarak şu an sizce Türkiye’de kadının temsiliyeti nasıl ve kalıplaşmış olan bu güzellik algısı bir gün değişecek mi?

D.Ç.: Türkiye’de kadının temsiliyeti, dünyadakinden çok farklı değil bana göre. Hatta bizim ahlaki çok daha büyük sorunlarımız var. Fakat güzellik anlayışımız, estetik ameliyat olma oranı dünya sıralamasına göre oldukça önlerde yer alıyor. Güzellik anlayışına karşı algılarımızın değişmesi için farkındalık ile ilgili şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir gün değişecek mi? İnsan hep umut ediyor…

About the author Melike Bayık

İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. 1991 yılında Antalya’da doğdu. Elliden fazla sergide küratör ve sanat tarihçisi Marcus Graf’ın yanında asistan küratör olarak çalıştı. “Pardon, Kaçıncı Kat?”, “Olmadı Kaçarız” ve “Melior Mundus/ Ne İyi Dünya” sergilerinin eş küratörlüğünü yaptı. 2013 yılında Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Yönetimi Yüksek Lisans Programı'na girdi. 2017 yılı Ocak ayı itibariyle Sanat Yönetimi Bölümü'nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmakta ve tez öğrencisi olarak da aynı bölümde eğitimini sürdürmektedir. 2017 yılı Şubat ayında ise Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Bölümü'nde de ikinci yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 2016 Güz döneminden bu yana İstanbul Ayvansaray Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi'nde Görsel İletişim Tasarımı, Grafik Tasarım ve Mimari Restorasyon Bölümleri'nde Sanat ve Tasarım Kuramları, Sanat Tarihi, Mimarlık Tarihi ve Müzecilik derslerini vermektedir. Aktif olarak İstanbul Art News, Plato Sanat Blog, Box in a Box Idea, Sanatatak, Artful Living gibi gazete, dergi ve bloglarda sanat yazılarına devam etmektedir. Aynı zamanda Marcus Graf ile asistan küratör olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

All posts by Melike Bayık →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: