Kapat

Merak-Üretim-Süreklilik

SALT sergileri üzerine kısa bir röportaj

Ayşegül Çinici Yazıcı

Reklamlar

Türkiye’de kültür-sanat kurumları arasında farklı bir konumlandırmaya sahip olan SALT, araştırma ve arşiv denince ilk başvurduğumuz kurumlardan biri. Görsel pratikler, sosyal yaşam, ekonomi, tarih ağırlıklı ihtisas kütüphanesi ile bünyesinde bulunan fiziki-dijital belge ve kaynaklardan oluşan geniş arşivini kullanıcıların açık erişimine sunması ülkedeki çok önemli bir boşluğu dolduruyor. Kurumda mercek altına alınan konularla ilgili birçok sergi de düzenleniyor. Sergi hazırlama süreçleri ve dinamikleri hakkında SALT direktörü Meriç Öner ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik. 

 

  • SALT’ın bir güncel sanat mekanı olmadığını ama belirgin bir sanatsal kültürünün olduğunu biliyoruz. Buradaki sergilerin ana kurgusunun daha çok arşiv temelli olduğunu söyleyebilir miyiz?Sizin gözlüğünüzden Salt sergilerini nasıl tanımlarsınız?

Meriç Öner: SALT kuruluşundan itibaren disiplin üzerinden tanımlanacak bir ortam kurmadı. Kurumun içerik geliştirme temeli sorulardan yola çıkma anlayışına dayalı. Bugüne dair kritik konuları incelemek için görsel ve maddi kültürü bir nevi araç olarak kullanıyor. Bu tutumun en belirgin olduğu çıktılar kuşkusuz araştırma sergileri. Arşiv içeriği en çok dönemleri veya kavramları sorgulayan sergilerde karşımıza çıkıyor. SALT Araştırma kapsamında sürdürülen arşiv çalışmaları da bu bakımdan iki yönlü çalışıyor. Hem Türkiye’de kaydedilmesi gereken içeriği derlemek, hem de bu kayıtları inceledikçe beliren yeni sorulara cevap aramak amacındayız. Bu yönlerden arşivin sergiye hâkim olmasından çok merakın SALT’ın tüm üretimine hâkim olmasından söz etmek yerinde olacak.

  • SALT’ın ilk kuruluş yıllarından beri buradasınız. Geçmişte özellikle Garanti Galeri’deki sergiler, gerek mekan gerek kendine özgü sunum estetiği açısından dönemine damga vurmuştu diyebiliriz. Bu tecrübelerin SALT’taki sergi hazırlama süreçlerine nasıl etkileri oldu?

Meriç Öner: SALT’ın kuruluş yıllarında ekip içerisinde olmak ne kadar çok yönlü bilgi ve deneyimin bir araya gelip kurumun bel kemiğini oluşturduğuna şahitlik etmiş olmak bakımından çok değerli. Garanti Galeri, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi ve Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin birbirinden farklı yapıları, duruşları, ilgileri burada harmanlandı. Disiplinleri kırma kararı SALT öncesi dönemde var olan her bir kurumun birikimini birbiriyle ilişkili olarak dolaşıma sokmayı mümkün kıldı. Bu bakımdan çok emek gerektiren bir tercüme sürecinden geçtiğimizi ve hiçbir kurumun izinin bariz biçimde tespit edilemeyeceğini düşünüyorum. Kurumda şu anda bir arada olan ekibin çoğunluğu bu geçmişten gelmiyor. Bu sebeple kurum için saf ve mutlak bir iddia söz konusu değil. Bu birbirinden etkilenecek ve dönüşecek bilgi ve deneyimlerin daha çok olduğu anlamına geliyor. Kuruluş biçiminden gelen bu öğrenme ortamının çoğalarak sürmesi çok önemli.

  • Daha önceki röportajlarınızdan birinde sergi yapmak kamusal bir tartışmaya nasıl dönüşür sorusu üzerine sergi yapmaya başladığınızı ifade etmişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Meriç Öner: Kişisel bir mesele bu. Vardığım yerde sergi yapmanın başlı başına bir kamuya açılma yöntemi olduğuna inanmıyorum. Ancak içine girilebilecek boşluklar, tepkisel ve ezbere olmayan biçimde karşı çıkılabilecek savlar ve sergi mekânı dışında havada asılı kalacak öneriler sağlarsanız bir konuşma ortamı kurduğu için kamusal değeri olduğunu düşünebiliriz. Benim bu alana yönelmem ise mimarlık camiasında çok kendine kapalı bir sohbet olduğunu fark etmem üzerineydi. Bu kapalılığı aşmak için daha yaygın üretim ihtimallerini sorgular olmuştum. Yalnız bir noktada pek çok benzer niyetle yola çıkanlardan ayrıştığımı düşünüyorum: Bu fikirle hareket etmeye başladığımdan beri asla bunu mimarlığı topluma öğretmek veya sevdirmek niyeti üzerine kurmadım. Ters yönde, toplum diye tasvir edilen bulutu dağıtabilecek yakınlıkta durmaya ve öğrenmeye çalıştım. Yani içinde bulunduğum ortamlar öğretmeye değil, öğrenmeye yönelik oldu. Bunun sergi yapma biçimine doğrudan yansıyan bir bakış açısı sağladığını sanıyorum.

  • Bir sergi hazırlamak kültürel ve akademik bağlamda mümkün olduğunca geniş bir kitleye hitap edecek bir dizi öyküyü hazırlamaya Özellikle de kavramsal çerçevesini hazırlamak yoğun bir süreç ve altyapı gerektirir. Salt sergilerinin hazırlık süreçlerinden bahsedebilir misiniz?

Meriç Öner: SALT’ta, içeriğe ve sergiyi çalışan kişinin tercih ettiği yönteme göre araştırmaların çok çeşitli biçimlerde yürütüldüğü bir gerçek. Bu bakımdan kendi deneyimime dayanarak yanıt verdiğimi belirteyim. Öncelikle bir soruyu sergiye dönüştürme fikri dünyadan bağımsız izole bir ortamda gerçekleşmiyor. Çevrenizdekiler, beslendiğiniz kaynaklar tetikleyici anlarla dolu. Hatta bir konunun sıklıkla aynı biçimde konuşulması dikkatinizi çektiyse sırasında buna duyduğunuz bir tepki bile yeni bir araştırmanın başlangıcı olabilir. Burada soru şudur mesela: “Hep böyle söylüyorlar, acaba gerçekten öyle mi?” Bunu sizin deyiminizle bir öykü dizisi biçimine getirmek için ortadaki soruyu pek çok açıdan kurcalamak icap ediyor. O aşamada çalışmaya birçok kişi dâhil oluyor. Kimi bir konuda uzman, kimi araştırmayı derinleştirmeye davetli, kimi içeriğe eklemlenecek nitelikte işler üretmiş zaten… Serginin bütünün bir ekip işi olduğunu söylemek bana iddialı geliyor. Soruyu soran, öğrendiklerini derleyerek çerçeveyi oluşturmakla yükümlü çünkü. O arada ilişkide olduğu herkesin yorumundan besleniyor elbette. Nihayet çok sayıda ekibin bir arada çalışmasıyla sergi bir mekâna yerleşip kamuya kavuşuyor. Çizdiğiniz çerçevenin asıl sonrasında ne yönlere gelişebileceği daha önemli. Bu bakımdan hazırlık aşaması ne kadar hummalı da olsa SALT’ta bir serginin yerinden olması onunla ilgili sorunun cevaplandığı, çözümlendiği anlamına gelmiyor. Bu bakımdan süreç çok tanımlı değil. Bazen dijital arşivler ve yayınlar sergilerden çok sonra gelebiliyor. Kurumdaki üretimin en değerli yanı bir sürekliliği doğal olarak barındırması. Sergiyi bir ana, bir gösteriye dönüştürmeyecek altyapının olması en kritik farklılık.

  • Küratöryel paradigmaya mesafe koyduğunuzu biliyoruz. Bu Türkiye’deki küratöryel tekelleşmeye bir tepki mi? Küratör-sanatçı ilişkilerini nasıl gözlemliyorsunuz?

Meriç Öner: Evet, SALT’ta görevi küratörlük olarak tanımlanan kimse yok. İçeriği üreten ekip “araştırma ve programlar” adı altında bir arada çalışıyor. Bunun temel sebebi bir serginin, bir konuşmanın, bir film gösteriminin, bir atölye çalışmasının, bir dijital arşivin birbirinden ayrı görülmemesinden kaynaklı. Küratörlerin var olduğu sisteme dair eleştiri asla Türkiye’ye özgü değil. Tipik bir müzenin yapılanması departmanlar altında çalışan ve keskin uzmanlıkları olan küratörler üzerine kurulu. Bu geçmişe dayalı, kategorik ve oldukça sorunlu bir sistem. Günümüze daha yakın hâlindeyse neredeyse serginin sahibi konumunda değerlendiriliyor. Gerçekte sağlıklı olan ortamlarda bu bir iş birliği, ortak çalışma meselesi. SALT her iki durumdan mesafe alarak, kurum bünyesinde ve dışında birbiriyle aynı düzlemde oturan bir yapı sağlamayı tercih ediyor.

  • Takip ettiğiniz, sergilerini kaçırmadığınız, güncel sanatı sorgulama biçimlerini ufuk açıcı bulduğunuz galeri veya sanat kurumları var mı? İstanbul’da ve yurtdışında?

Meriç Öner: Sürekli ve yakından takip ettiğim kurumlar olduğunu söylemek doğru olmaz. İçerik takip ederek yeni ekipler, kurumlar ve tavırlar tanımaya özen gösteriyorum. SALT’ı temel alarak diyebilirim ki, kültürü mesele edinmenin sayısız biçimi var. Bunlara örnek sayılabilecek program, oluşum ve ortamlarla karşılaşmak heyecan ve umut veriyor. Bağlamı ve ölçeği SALT’tan farklı, en büyükler listesinde geçmeyen yerleri kritik buluyorum. “Yararlı Sanat Ofisi” üzerinden aynı platformu paylaştığımız ve bulundukları şehirde doğrudan toplumsal konulara dâhil olmaya çalışan MIMA (Middlesbrough Institute of Modern Art) ile Paris’te bir komünde yer alan ve kurumun dönüşümünde belediye çalışanı statüsündeki idari ekibin etkin kılınmasının en can alıcı iş olduğunu benimseyen Galerie Noisy-Le Sec bu yıl içerisinde ziyaret edebildiğim iki mütevazı kurum.

 

Fotoğraf; Mustafa Hazneci
Laure Prouvost, pürüzsüz mermerinizden parlayacak kadar yumuşak ve kavisli, 2017
Sanat Kullanımları: Son Sergi, SALT Galata, 2017

About the author Ayşegül Çinici Yazıcı

Ayşegül Çinici Yazıcı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisansını da aynı üniversitenin Sinema-TV Bölümü’nde tamamlayan Yazıcı, 2009 yılından beri Plato Sanat’ın direktörlüğünü yapıyor ve Plato Meslek Yüksekokulu Grafik Tasarım Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mimarlık, tasarım, tipografi, edebiyat özel ilgi alanları arasında. Aynı zamanda çağdaş sanat koleksiyoneri.

All posts by Ayşegül Çinici Yazıcı →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: