Kapat

AMERICAN EXPERIENCE: TUPPERWARE!

Ozan Atalan

Reklamlar

Geçtiğimiz Nisan ayında Barcelona’da bir sanatçı rezidansında tanıştığım Laurie Kahn ile American Experience: Tupperware! belgeseli üzerinden belgesel film yönetmenliğiyle ilgili merak ettiğim soruları sordum ve güzel bir sohbetimiz oldu. Keyifle okumanız dileğiyle.

OA: Öncelikle sormak istediğim, aslında klasik bir soru: sizi belgesel yapmaya iten etkenler neler?

LK: İnsanlar ve onları motive eden şeyler hep ilgimi çekmiştir. Özellikle ilgimi çekense gözardı edilmiş insanlar ve önemsiz olarak addedilip hiç söylenmemiş hikayeleri. Bu insanların hayatlarına bakmayı seviyorum. Sanırım hepimizi ilgilendiren evrensel, insanı ve bu yüzden büyüleyici bir şey var. Onların hikayelerine her zaman, önemli mevzulara açılan küçük pencereler olarak bakıyorum.

OA: Özellikle bakmayı seçtiğiniz hayatlar neler?

LK: Özellikle kadınların hayatlarına bakıyorum. Çünkü kadınlar ekranda her zaman hakedildikleri gibi ve sıklıkla temsil edilmiyorlar. Ekranda görülen kadınların sayıları, ya da kadınlar için ve kadınlar hakkında yine kadınlar tarafından tarafından söylenmiş hikayalerin sayıları istatiksel olarak belli ve oldukça az sayıda.

OA: Peki, Tupperware’in başarısının arkasındaki isimlerden birinin bir kadın olduğunu düşünürsek, bu belgeseli yapmanıza neden olan da kadınların ekrandaki temsil azlığı hakkındaki düşünceniz miydi?

LK: Hayır. Henüz yüzlerce kişinin çalıştığı bir film tamamlamıştım ve artık daha basit yöntemlerle çalışabileceğim bir şeye başlamak istedim. İki yüz yıldan eski bir zamanda yaşamış olan bir ebe ve onun kasabayla ilişkilerini inceleyen A Midwife’s Tale/Bir Ebe’nin Hikayesi üzerinde çalışırken, dikkate almam gereken çok fazla ayrıntı vardı. Örneğin iki yüz yıl önce yaşamış birinin evinde bir masa ve üç sandalye olup olmayacağına; eğer varsa el yapımı olup olmadığına, Massachusetts’ten mi getirildiğine yoksa İngiltere’den mi ithal edildiğine karar vermek zorundaydım. Günlük hayatlarındaki her detay üzerinde düşünmem gerekiyordu. Bu belgeselin yapım sürecinde gözüme çarpan noktalardan biri de, günlük kullanım eşyalarımıza kıyasla ne kadar az şeye sahip olduklarıydı. Evimde o kadar çok şey var ki, bir an kendimi sahip olduklarımın baskısı altında hissettim. Belgeselde bahsettiğim ise iki odalı bir ev ve yedi kişilik bir aile için her şey burada olup bitiyor. Bu noktada hayatlarımızın neden bu kadar farklı bir hale geldiğini düşünmeye başladım ve bunun nedenlerinden birinin de plastik olduğunu düşünüyorum. Hayatlarımızdaki bir çok nesne varlığını plastiğe borçlu, çünkü çok ucuz ve kullanım alanı çok yaygın. Bir dahaki sefere benim için yüzlerce insanın çalıştığı çok kapsamlı bir belgesel değil de plastiğin kültürel tarihine bakmaya karar verdim. Smithsonian Müzesi’nde plastik kolleksiyonunda araştırma yapmaya başladım ve aylarca süren okumalarım arasında Earl Tupper ve Brownie Wise’in adına rastladım. O anda yeni hikayemi bulmuştum.

OA: Bir bakıma konunuzla aranızda -sizin için çalışanların minimal müdahalesiyle- daha içten bir bağ kurmak da istemiş gibisiniz?

LK: Bu doğru. Bütün hikayelerimde bunu gözettim; ancak bir hikaye anlatmalıyım ve karakterlere ihtiyacım var. Bu benim hikaye anlatma yöntemimin medyumu ve bunun gereklerini yerine getirmem gerek.

OA: Anlıyorum… En gerçekçi hikaye anlatım tarzlarından biri de belgesel olsa gerek değil mi?

LK: Bu çok parçalı bir puzzle yapmaya benzeyen bir mücadele. Önce arşive girerim, ilgili her şeyi bulur okurum ve daha sonra olayı bire bir yaşamış insanları bulurum. Buluştuğum ve olayla bağlantılı herkes bana bir diğer on kişinin adını verir ve daha sonra o on kişi on kişinin daha adını verir. Size konuyla ilgili doğru ya da yanlış bilgi veren bir çok insanla konuşurum. Ancak bununla kalmıyor ve görsellere de ihtiyacım var. Bu yüzden röportaj yaptığım herkese fotoğrafları, video kayıtları ya da herhangi bir görsel malzemeleri olup olmadığını sorarım. Tüm bunlar hikayenin mümkün olduğunca gerçekçi olmasına katkıda bulunuyor.

OA: Belgesellerinizde daha ziyade tarihi konulara mı ilgilisinizdir?

LK: İlk mesleğim tarihi belgeseller yapmak olduğu için, bu konuya ilgi duydum ancak tarihi öneme sahip karakterlerin belgeseli domine etmemesi de sanırım önemli bir nokta. Bu deneyimlerim sonrasında kadın hikayelerine ilgi duymaya başladım. Yakın geçmişte kadınlarla ilgili yapılmış bir çok çalışma var ve aralarında çok ilginç hikayeler var. Ben de bu hikayeleri söylemek istiyorum.

OA: Belgeselinizde bahsettiğiniz ürün, Tupperware, ulusal ve uluslar arası kültürel hafızada ve arşivlerde yer alan kültürel bir miras aynı zamanda. Bir belgesel yapımcısı olarak, böyle bir ürünü belgeselleştirip ortak hafızaya dahil ederken altına girdiğiniz sorumluluğu nasıl tarif edersiniz? Ya da bundan yola çıkarak genel olarak belgesel yapmanın sorumluluğu nasıl ve bu sorumluluğu yerine getirmek için neler yapıyorsunuz?

LK: Çok büyük bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Nereden geldimizi ve kendimizi anlamak, geçmişimiz çok önemli. Yaptığım işte gerçeğe ulaşmak için çok titiz davranıyorum. Her ne kadar en derinine kadar incelesem de eninde sonunda bu benim bulduğum, benim algılarımın şekillendirdiği gerçek. Bu yüzden bir çok belgeselcinin yaptığından çok daha fazla araştırma yapıyorum ve hikayenin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Detaya çok fazla eğiliyorum. Öncelikle hikayenin dramatik sınırlarını belirliyorum ve gerçekten olup biteni sahte bir dramatik çerçeveye sokmuyorum. Hikayemde gerçekte olanın kendiliğinden olan dramatik etkisini yakalamaya çalışıyorum. Gerçekleştiğini bulduğum olguya ve neden olduğuna ulaştığımda, bütün ufak ayrıntılara dikkat kesiliyorum.

OA: Bu noktada belgesel film yapımcılığıyla ilgili sormak istediğim bir diğer soruysa şu: bir sanatçısınız ve objektif gerçekliği deforme etmeden hikaye anlatmak gibi bir sorumluluğunuz var. Bu sorumluluk hikayenizdeki kişisel yorumunuzu ve perspektifinizi ne ölçüde etkiliyor?

LK: Aslında yaptığınız her işe, hangi görsele baktığınız, hangi sesleri aradığınız ve hangi soruları sorduğunuz açısından kendi hayatınızı da koymaktan başka bir yolu yok bu işin. Fakat her zaman, benim için değil ancak anlattığım zaman ve mekan için bir zorunluluk olan ve bu bakımdan konuya uygun materyal bulmaya çalışıyorum. Bu yüzden her filmin tarzı farklı farklı oluyor. Bu benim tarzım değil, film için bulduğum tarz. Bu, boş bir kanvası boyamaktan çok daha farklı bir süreç. Benim boyamak için boş bir yüzeyim yok. Birleştirmem gereken bir çok parça var onları belirlenen dramatik çerçeve içinde nasıl birleştirdiğim benim kendimi koyduğum nokta. Varolan bir gerçeklik benim materyalim ve onu tekrar birleştiriyorum. Bu, bir kolajdan da oldukça farklı. Bulduğum bütün materyalleri birleştiriyorum ancak bu birleştirme aslına uygun olmalı.

OA: Gerçeğe ulaşma çabanızda, röportaj yaptığınız kişilerin söylemlerinde çelişen hususlar varsa ne yapıyorsunuz? Birbirlerinin çelişen ifadelerinden haberdar ediyor musunuz yoksa elinizdeki materyallerle kendiniz mi doğru olanı buluyorsunuz?

LK: Duruma göre değişiyor. Bazen biri bir hikaye anlatır ve daha sonra bunun doğru olmadığını keşfederim. Belki de yanlış hatırlamıştır. Bütün verileri dikkatlice derliyorum. Mükemmel ve ilgi çekici bir hikaye dahi olsa bunu hemen kullanmam. Bir hikayenin doğruluğunu her zaman iki kez kontrol ederim. Kayıtlara bakarım, diğer insanların anlattıklarıyla kıyaslarım. Doğru olduğuna inanmadığım ve bunu kanıtlamadığım sürece olmuş gibi göstermem. Örneğin belgeseldeki Earl ve Brownie. Sanırım ilişkilerinin başlangıcında bir aşk ilişkisi vardı; Brownie Earl ile çok fazla vakit geçiriyordu. Birileri de bana aralarında bir aşk ilişkisi olduğunu söylemişti. Ancak bunu vardı diye söylemiyorum, edindiğim izlenim ve bilgilere göre sadece öne sürüyorum.

OA: Araya bir kaç formel soru sıkıştırmak istiyorum. Filmi tamamlamak ne kadar sürdü?

LK: Araştırma aşaması bir yıl kadar sürdü. Çekimler ise altı ay kadar. Aslında prodüksiyon başlamadan önceki arşiv çalışmaları da bir yıla yakın sürdü. Ve daha sonra sekiz ay düzenleme üzerinde çalışıldı.

OA: Nerelerde gösterildi?

LK: New York’taki Museum of Modern Art, Boston’daki Museum of Fine Arts’ta, San Francisco’da ve dünya çapında bir çok film festivalinde gösterildi. PBS’te yayınlandı. Dünya genelinde de yirmi beşten fazla ülkeye satıldı. Bu çok fazla yer eder, tıpkı tupperware’in dünya geneline yayılmış olması gibi.

OA: Sizin için arşivlerdeki kamera görüntülerine ulaşmak zor muydu?

LK: Bazıları için evet bazıları için hayır. Örneğin Smithsonian’a sadece projemi açıklayıcı bir mektup yazdım ve oldukça kolay bir şekilde kabul edildi. Fakat diğer bazı yerlerde arşivsel videoları bulmak zordu. Brownie’nin yönettiği Stanley Home Products’ta yönetici kademesinde biriyle görüştüm ve eski bir ambarda bir çok şey olduğunu söyledi. Onunla ambara gittim ve bazı parti planlama videoları buldum. Gittiğim her yerde insanlarla röportaj da yaptım ve sahip oldukları bütün materyalleri hatırlamalarını sağlayıp evlerinin garajında, tavan aralarında bunları bulmalarına yardım ettim.

OA: Bir belgesel yapmanın handikapları neler?

LK: Öncelikle finansman. Bütçeyi toparlamak uzun ve meşakatli bir süreç. İkinci olarak, yayıncıların işlerin daha hızlı yürümesi, hikayenin daha sansasyonel olması ve daha az paraya mal olması için baskısı. Bense tarihi doğru olarak aktarmak istiyorum. Elinizdeki materyellerden hangisinin en iyi hikaye olduğunu ve hikayenin çerçevesini bulmak da her zaman çok kolay olmuyor. Görselleri bulmaksa en eğlenceli zorluk- bir bakıma dedektiflik. Son olaraksa bittikten sonra filmin dağıtımı. İnternet her şeyi değiştirdi ve işler artık ilk filmlerimdekiler gibi değil. Zamanlama da oldukça önemli. Bir çok insan filmlerini festivallere göndermek ister ve ben de bütün filmlerimi festivallere gönderdim. Ancak internet üzerinden yayın yapan servislere ve yayıncılara gönderme zamanlaması da önemli. Bir diğer husus ise film için doğru izleyiciyi bulmak. Filmi çekerken tek başıma olabilirim, çok da eğlenceli olabilir ancak sonrasında birilerine sunmalı ve tartışmaya açmalıyım. Dağıtımcılar, izleyici sayınızla oldukça ilgililer. Tanıtım için her gün facebook, twitter, tumblr gibi sosyal medya araçlarını kullanmak da çok fazla zaman ve enerji alıyor. Bir filmi gerçek dünyada var etmek, büyük oranda sizin omuzlarınızda olan bir yük.

OA: Belgeselde sadece Tupperware’in tarihsel konumuna değil, aynı zamanda karakterlerin – özellikle Brownie Wise’in – psikolojik yönlerine de eğilmişsiniz. Belgeselde bunun güzel bir karışımı vardı.

LK: Evet bunlar birbirinden ayrılamaz. Brownie, Earl, çalışan bütün kadınlar, ürün… O şirket, bütün farklı faktörlerin bir araya gelmesinden dolayı başarılı olabildi. Karakterlerin psikolojik yönlerine eğilmek benim için çok çekici, ancak bu, olayın geri kalanıyla bütünleşmiş durumda. Brownie’nin insanları motive etmesi gibi. Örneğin her karakter ürünü çok sevdi. Bu, aynı anda bir çok yönden gelen verilerle açıklamanız gereken bir fenomen.

OA: Belgeseldeki kişilerle empati kurduğunuzu sezdim. Sanırım yaptığımız işte, konumuzla kişisel bir bağ kurmak, işin samimi ve yalansız olması için önemli. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?

LK: Evet. Karakterlerle empati kurmak istiyorum ancak bunu sadece kendim için yapmak istemiyorum, seyircinin de karakterlerle empati kurmasını sağlamaya çalışıyorum. Örneğin Tupperware kadınları, yeterince anlaşılmayıp sürekli şaka konusu oluyorlardı. İnsanlar izlemeyi bitirdiklerinde onları şaşırtıp “hiç bir fikrim yoktu, bu kadınları neden göz ardı ettim ki, onları gerçekten sevdim” dedirtmek, sandığımdan çok daha ilginçti. İnsanları kendi davranışları ve yaklaşımlarını sorgulatmayı seviyorum.

About the author Ozan Atalan

Ozan Atalan 2007 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sanat eğitimine başladı. 2013 yılındaki mezuniyetinin ardından Fulbright bursunu almaya hak kazanarak ABD’de Syracuse University’de görsel sanatlar alanında yuksek lisans çalışmalarına başladı. Bu süreçte, disiplinler arası bir alana taşıdığı sanat deneyimini, katıldığı ulusal ve uluslar arası sergilerle genişletirken aynı zamanda Syracuse University’de öğretim üyeliği yaptı. 2016 yılında yüksek lisansını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşerek akademik çalışmalarını ve sanat pratiğini burada sürdürmektedir.

All posts by Ozan Atalan →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: