Kapat

ARTER: ANLAMSIZLIK İÇİN ALAN

Halil Yıldırır

Reklamlar

Arter’de 10 Şubat – 7 Mayıs tarihleri arasında, Jake ve Dinos Chapman’ın Nick Hackworth küratörlüğünde açılan “Anlamsızlık Aleminde” sergisiyle farklı bir dünyaya dalıyoruz. Bizi girişin karşısındaki duvarda asılı olan üç büyük siyah kumaş üzerine beyaz renk ‘smile’ emojilerinin olduğu flamalarla karşılayan sergi; İlk başta bizi siyasi bir mitingin nesnesi olmaya çağırıyor gibi duruyor. Alt kata indiğimizde, yeraltı mağaralarını andıran bir mekanla karşılaşıyoruz. İsmi “Cehennem” olan seri, dev cam fanuslar içinde yer alan binlerce minyatür figürle çıkıyor karşımıza…

Büyük, geniş kaidelerin üzerinde duran fanuslardan bizi ilk karşılayanında kutuplardan bir sahne, ama pek alışkın olmadığımız bir versiyonuyla; yaralanmış köpek balıkları, yolunmuş derisinden iskeleti görünen balinalar, onlara eşlik eden foklar, kutup ayıları. Karşılarında, içlerinde dev buz dağlarını aşıp da gelmiş, savaşa aç, bir şeyin intikamını alırcasına saldıran penguen sürüsü. Parçalanmış buz kalıpları, ufak buz dağları ve nedenini bilmediğimiz şekilde karaya vuran yaralı köpek balıkları. Penguenler tarih boyunca hiç bu kadar cani olmamıştı. Aslında bu sayılan hayvanlar arasında en güçsüz olanları penguenler, fakat en kalabalık olanları da onlar ve toplu halde saldırdıklarında doğanın vahşi savaşçılarını telef edebiliyorlar. Lakin bu durum sanki bu dünyanın değil de paralel bir evrenin hikayesini taşır gibi. Çünkü içinde bulunduğumuz ortam penguenlerden başka kimse için ütopik durmuyor.

Bir diğer fanusun içinde bizi, birçok yerinden yırtılmış üniformalarındaki amblemlerinden anladığımız kadarıyla ölü Nazi askerleri karşılıyor. Vücutlarında çeşitli uzuvları kopmuş şekilde, öznesini oluşturdukları deve hörgücüne benzeyen dağ gibi ceset yığınlarıyla, var olmanın değişik bir yükselişini gösteriyorlar. Başka tarafta, Afrika’nın vahşi doğasını anlatan belgesellerde görmeye alışkın olduğumuz o büyük ağaçların oluşturduğu bölgede yürüyen zombiler, ellerindeki uzun, ucu sivri çubuklarla yaşayan son Nazi askerlerini de öldürüyor hatta kafalarını çubuklarının üzerine takıp yenilerine saldırmak için bekliyorlar. Kamyonetlerin kasasına doldurulmuş Nazi askerlerinin cesetleri, kasanın yan taraflarına takılmış çubuklarda sallanan kelleler. Ağaçların arasında rastgele dik ya da devrilmiş halde duran içi kellelerle dolu paslı variller. Ve ağaçların tepesinde durup sıranın kendisine gelmesini bekleyen akbabalar. Tabii her savaşta bir gereklilik gibi vücut bulan tecavüzler… Zombiler tankların toplarına büyük haç çubukları takmış ve onların üzerinde sağa sola bağırıyor, bir yandan da cesetlerden ve kafataslarından gösterişli heykeller yapmışlar, sanatçı taraflarını konuşturuyorlar.

Olayın o bütün vahametinin ortasında yalnızlığının acizliğini bütün hücrelerinde hisseden bir Ronald Mc Donald palyaçosu. Meydana dikilmiş birçok haçta an’larından gerilen insanlar. Vahşi bir oyun kampını, lunaparkı andıran yapıda; balonların hedef alındığı atış poligonunun, kellelerin hedef alındığı versiyonuyla vücut bulması ‘keşke sen de burada olsaydın’ yazısıyla dikkat çekiyor. Onların biraz ilerisinde uzay mekiğini andıran ve kapısının üzerinde kırmızı beyaz smile emojisinin bulunduğu deney makineleri. Kapısında radyasyondan korunma kıyafetleri giymiş askerler, genetiği ile oynanmış, vücudu bozuk çıplak insanları sıraya dizmişler. Yan tarafında bütün bu vahşetin ortasında, keyfince yaşayıp ziyafet çeken hem sevişip hem de insanları yiyen dinozorlar. Fordist üretimi temsil eden seri üretim kaydırağından insanların kesilmiş, kopmuş uzuvlarını sevişen dinozorların ağzına kadar götüren bir yemek çarkı. Orada o anda kendi varoşulunda cebelleşirken buluyor insan kendini. Zombiler? Evet dinozorlara da saldırıyorlar. Fantastik ve değişik renklerdeki paletli kepçeleri kullanan çizgi film kahramanları, cesetleri ölüler meydanına doğru sürüklüyor. Ölüler meydanındaki haçlarda Ronald Mc Donald palyaçoları gerilmiş halde ve bütün bu olan bitenin yanında var olmanın dayanılmaz anlamsızlığını yaşayan, Jamaika bayrağının renklerini andıran örgü patikli, diz kapağından kopmuş koyu kahve renkte bir çift bacağa ev sahipliği yapan kocaman birkenstock terlikleri.

İkinci katta bizi, ‘RETROSBOKTİF’ isimli mukavva heykeller serisi, Tracey Emin’in “Everyone I Have Ever Slept With 1963–1995” isimli işinin birebir yeniden üretimi, ‘Yaraya Tuz’ isimli Goya’nın gravürlerine eklenmiş çizgi filmlerde görmeye alıştığımız renkli komik ve pürüzsüz bir hayal gücünün eseri olan suluboya eklemeler karşılıyor. Chapman kardeşlerin neden Goya sorusuna verdikleri yanıt: Goya’nın bir anlamda modernizm için sıfır noktası olmasıyla alakalı çünkü modernliğin boy gösteren ilk temsilcisi. Bir yerde sanatçıların, “Savaşın Felaketleri”ni sanatçı mevcudiyetinde yeniden var etmesi, dokunduğu dildeki anlamları sorgulamamıza neden oluyor.

Üçüncü katta, gözleri yuvalarından çıkmış ve onları kendi ellerinde tutan büyük insan heykelleri, duvarda tıka basa dizilmiş eskiz çalışmalarla birlikte, Afrika masklı büyülü çağlardan kalmış gibi duran kırmızı saçlı cadı heykeliyle nezih ama kalabalık bir white-cube ortamı oluşturulmuş.

Chapman kardeşlere göre bir yapıtın neliği, malzemesi ve içeriği arasındaki ilişki yapıtın öncelikle anlamı nasıl aktardığıyla ve kendi nesneliği üzerinde bunu nasıl yaptığıyla ilgili. Dili, göstergebilimi ve hayli anlam yüklü sembolleri kullanarak seçtikleri dünya sadece dil ile sınırlı kalmıyor. Sanat dünyasının dili nasıl alımladığıyla da ilgili bir hale geliyor. Bununla ilgili de yorum/aktarım yapıyor. Aslında çoğunlukla sorun olarak görülen şey de burada filizleniyor: Okuma sorunu! Çünkü kullanılan imge dünyası bizi ister istemez kendi kültürlerimiz, eğitimlerimiz, dünya görüşümüz çerçevesinde alımlamaya ve anlamlandırmaya tabi kılıyor. Doğru okuma ya da yanlış okumayı, Chapman kardeşlerin de belirttiği gibi eser atölyelerinden çıktığı andan itibaren engellemek mümkün olmuyor. Yanlış ya da absürt okumaları iyice tetikleyici ve bunu tahrik edici imgelem dünyaları, zaten istedikleri şeyin de bu olduğunu gösteriyor. Yani vadettikleri anlamsızlık alemi, şüphe ile ortaya çıkan ‘kesin anlamlandırma evreninde’ imaj olarak fakirleşmiş imgelerle her gelen izleyicinin anlam havuzuna ekleniyor, iyice anlamsızlaşıyor. Mevcudiyetinin olmadığı her yerde anlam kaymalara sebep oluyor ki bu durumda da anlam katmaya çalışan her okuma çabası, anlamsızlığa atılan bir paraf oluyor. Çünkü asıl sorgulamamızı istedikleri şey anlam katarken kullandığımız parametrelere yüklenen ilk anlamları sorgulamamız. Bunu yaptığımızda gelen her okumanın anlamsızlığı şahlandırdığının farkına varıyoruz. Sanat yapmanın ilerlemeci bir süreci değil, hareketin durduğu, dona kaldığı anı gösterme fikrini seven sanatçılar, kendi yaptıkları sanatın ütopyacı bir ilerleme fikri tarafından güdülmediğini vurgulamak istiyorlar. İstedikleri şey birazcık şüphe. Hem sanatçının eserlerine ve hem de eserlerinde kullandıkları imgelere yüklenen birinci, ikinci, üçüncü anlamlara karşı bir şüphe. Çünkü sanatçının kendinden şüphe etmesi fikrinin aynı zamanda ürettiği işlerde kullandığı imgelerin, sembollerin de kültür tarafından yüklenmiş anlamlarından şüphe etmeyi beraberinde getirdiğini belirtiyorlar.

Nihayetinde, emojiler etrafa gülücük saçarken; cesetler, kobaylar ve uzuvlar, keyfi sefa halinde çılgınlar gibi sevişip çerezlerini yiyen dinozorlar için ölüme giden bir sıranın hem nesnesi hem öznesi haline gelirken, görece ufak dinozorları kendilerine binek hayvanı yapan zombiler, ipleri ellerinde tutuyor. Goya’nın gravürlerine eklenmiş çizgi filmvari renkli maskeler, birbirinden ilginç eskizler ve onlara eşlik eden zombimsi heykellerle sergi, var ettiği her imgeyle, mevcudiyete ve temsiline yüklenmeye çalışılan her anlama şüpheyle yaklaştırıyor. Bu bağlamda başta anlamsız bir alem vadeden sergi, anlamsızlığına bu okumayı da dahil ederek bizi daha fazla sorgulamaya itiyor.

 

About the author Halil Yıldırır

Halil Yıldırır, 1990 yılında Ankara’da doğdu. Şu an İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. 2010 yılında, aldığı İstatistik eğitimini yarıda keserek sanat eğitimi almaya karar verdi. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne ve aynı anda Anadolu Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümüne başladı. 2013 yılında Erasmus Programıyla Çek Cumhuriyeti Jean Evangelista Purkyne Üniversitesi’nde İngilizce Fotoğraf Yüksek Lisans Bölümünde 1 yıl eğitim aldı. 2014 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde Sosyoloji eğitimine başladı. 2015 yılında Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Yönetimi Yüksek Lisans Programına girdi ve şu an tez öğrencisi olarak eğitim hayatına devam etmektedir. Marcus Graf’ın, Contemporary Istanbul Kilis Okul Projesinde, Contemporary Istanbul Collecters’ Stories Bölümünde ve Ekavart Gallery 25/25 sergisinde proje asistanı olarak çalıştı. Genç sanatçı olarak da yurtiçi ve yurtdışı çeşitli karma sergilerde yer aldı. Şu anda Büyükdere35 Kültür Sanat Platformu’unda Koordinatör olarak çalışmaktadır.

All posts by Halil Yıldırır →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: