Kapat

Söyleşi Vol.2 /NUE CONSTRUCTION

Haydar Akdağ

Reklamlar

İkinci söyleşimi genç iç mimar Koray Ulusoy ile gerçekleştirdim. Hazır nesne olarak her gün hareket halinde içini gezerek tükettiğimiz mekânlara başka bir gözle bakabilmenin imkânlarını yine Ulusoy’un mekân üretimi sırasında çektiği fotoğraflar üzerinden derinleştireceğiz. Mimarlık ve sanat arasındaki ilişki salt malzemenin, formun, ihtiyacın, zamanın veya ütopyanın sınırlarında gezinmiyor. Bir bakış açısı içinde yaşadığımız mekâna ait bedenin belleğini yer yer dramatik ve soyut bir fotoğrafta esere dönüşünü, diğer yandan da üretimin kaydını tutuyor. Tüketim alanı ise üzerine düşündükçe mümkün olmaktan çıkıyor. Doğrusu umut veriyor. Şöyle ki bir mimarın üretimi olan eserin salt mekân ve mekâna ait duyguyla sınırlı kalmaması, üretiminden bir soyut resme giden görme biçimi heyecan verici.

Ulusoy şöyle başlıyor;

“Le Corbusier’nin yaşam makineleri ya da insanoğlunun Tanrı rolüne soyunduğu yaratıcılık abideleri. Yaratılışın kusursuzluğuna inat gelişmiş estetik anlayışı ve evrenin dehlizlerine sıkışmış bir gezegenin var olma arayışı. Bütün amaç ve nitelendirmelerin bir sonucudur aslında yaşam alanlarımız ve onu oluşturan her tasarımın temel sorunudur estetik anlayışımız.
Fonksiyon ve form arasındaki ilişki tasarımda ne kadar belirleyici olsa da insanın görme biçimini etkileyen yegane unsur estetiktir.

‘Nue Construction’ serisinde amacım, yapıların doğal hallerini çıplak bir gerçeklik ile gözler önüne sermektir. Işığın, hamlık ve matlık gibi malzemeye has değerleri nasıl etkilediği ve kabuğun altındaki strüktürün bu değerlerle nasıl ilişkilendiğinin cevabını bulmaktır. Bu cevapların estetik değerlerimizi basit ve yalın bir süzgeçten geçireceği düşüncesindeyim…”

-Sevgili Koray, insan bedeni ve yapının/yani inşaat bedeninin orasında bir benzerlik görüyor musun?

Birçok benzerlik var aslında. Hatta benzerlikten öte organik bir bağ var diyebiliriz. Başta İnsan bedeni ve yaratılışındaki kusursuzluk arayışı ile insanın bu role soyunması arasında temel bir his benzerliği var. Bedenimizde var olan ve hayatta kalmamızı sağlayan yaşama ve yaratma gücünün sonucudur inşai bir beden bulma arayışımız. Bu işin ruhani kısmı bir de fiziki benzerlikler var elbet. Çıplaklığa karşı olan tavrımız! Bu tavır insanoğlunun var olduğu en eski çağlardan beri aynı kaygılar ile çözüm arayışında. Bedenini evrenin koşullarına karşı koruma içgüdüsü barınma ihtiyacının temel felsefelerini oluşturmuş. Bugün ise hem kendi bedenlerimiz hem de ürettiğimiz yapıların doğaya karşı bu korunmaya muhtaç olduğunu görebiliriz.

-Sanatta çıplaklık üzerine estetik söylemler ve üretimler genellikle insan bedeni üzerine yoğunlaşıyor. Ya da ben de o pencerede kalanlardanım. Ancak itiraf etmeliyim ki “ışığın, hamlık ve malzeme” üzerine vurguladığın görme biçimiyle “Nue Construction”da algılarımı genişlettin. Ancak binanın kabuğu olarak üst üste binen yapı malzemelerini düşündüğümüzde fotoğraflarınla “Yeter, daha fazla örtmeyin!” diye bir çığlık var mı? Neden?

Ben aslında kayıt tutmaya çalışıyorum.. Gördüklerimin ve hissettiklerimin kaydı. Mimari bir tekniğin veya bir ölçütün kaydı değil; ışığın alegorisi üzerine diyelim. Görme ve kaydetme biçimlerimizi sorgulatan bir alegori. Devamında ise karşılaştırmalı bir sorgulama ile birbirine zıt gözüken kavramların aynı ihtiyaçlara hizmet etmesi arayışı. Kaygıların tekdüzeliğinden ve sermaye toplumunun ihtiyaçlarından öte başka bir noktaya erişebilme açlığı bu. Soru sormak üzerine bir kayıt. Mesela; iklimi, çevresel faktörleri ve kentsel politikayı bir kenara koysak ortaya nasıl bir mimarlık emeli çıkardı? O emel bize yaratmak üzerine düşlemeyi öğretebilir mi? Gelecek için kaygılanmayı bırakıp geçmişin ayak izlerine sadık kalsak?  İşte bu soruların hepsi aslında birer çığlıktır. Cevaplar tartışmaya açıldığı anda ise ortak estetik değerleri belirli bir süzgeçten geçirmeye başlıyor olacağız. Belirli bir politika üretebiliyor olacağız. Belki de yapıların katmanlarına müdahil olacağız. Sonunda seçimlerimizin örtünme ihtiyacı kalmayacak ve çıplaklık ile övüneceğiz.

-Beden, beden diyoruz… Sürekli hareket halinde… Yani insan… Bir sanatçı olarak yaptığım bir eserin önünde/arkasında/sağında/solunda, yani eseri fiziksel olarak görme biçimi/üretim ruhum ile uyuşmayan veya kendi biriciğim olmasından kaynaklanan içten içe gizli bir sahiplenişin getirdiği refleksle bir sergilemede tepki gösterebilirim. Bir mimar olarak, yaptığın binalarda sayısız insan ve hareket eğilimini, eserinde yani kendi sabitlediğin/fotoğrafladığın o ham hale bir müdahale olarak düşündüğünde ne hissediyorsun?

Evet bu bir müdahale aslında. Ayrıca insanoğlunun garip huyları var, kendini evrenin sahibi falan zannediyor. İçine girdiği her karede oranın efendisiyim tavırları sergiliyor. Karelerde belirgin hiyerarşiler kullanmanın izleyicinin bakış açısında maddesel çağrışımlara sebebiyet vereceği düşüncesindeyim. Siz bir merdiven olarak algıladığınızı düşündüğünüz bir karede eğer bir figürle ilişki kurarsanız zihniniz onun eylemlerine odaklanır. İnsan sürekli eylem halinde bir canlıdır. Bu durağanlığın doğurganlığına ters bir durum. Müdahil olma konusunda tabii ki yadsınamayacak olan gerçek yaratıcılığı ortaya koyan insan figürüdür. E bu dokunuşları da fazlasıyla ortaya koyuyorum.

-Bunu neden sorduğumu şöyle ifade edeyim. İnsanı, yani sanatsal anlamda figürü görmüyoruz çalışmalarında. Böyle olunca boyutlandırmayı gerçekleştiremiyoruz. Ve artık fotoğrafların soyut bir resme dönüşüyor. Mimar olarak elbette sanatın coşkunluğunu ve ilhamını atlamıyorsundur. Binalar da eser… Ancak bu fotoğraflama eylemini bir soyut resim/soyut fotoğraf sanatçısını kimliğinde sahiplenir misin? Böyle bir tanım ne hissettirir? Bu göz bir mimarın gözü mü? Bir sanatçının gözü mü?

Bu noktada mimarlığı ayırmamız gerekiyor. Tabii ki mimari tedrisatımız görme biçimlerimi etkiliyor ancak bizim yaptığımız iş insanı temel olarak alan ve tümüyle ona odaklı bir iş. Bu çalışmalar ise insan figürünü bu kaydın çok dışında tutuyor. Bunu bir tavır olarak düşünün. Biraz bize/insana karşı bir tavır, biraz o anın coşkusuna. ”Nue construction” mimari bir kesit sunma çabasında değil. Fiziksel boyutlandırma yapmak bu manada ışığın yaşam kimliği rolüne ve malzemenin kendini ifade etme spontanlığına zarar veriyor. İşlerimde kasıtlı bir soyutlama refleksinden ziyade alegorik bir dili tercih ediyorum.

Hubble teleskobunun görüntülediği bir nebulanın yaratmış olduğu soyut etkiyi baz alalım. Benim yapmış olduğum da yapısal gezegenimizin ilk oluşum katmanlarının kayıtlarını tutmaya çalışmak. Onu soyut yapan zihnimizdeki benzetme/tamamlama fonksiyonu işte tam da bu fonksiyonel refleks ile görme biçimimizi değiştiriyor ve geliştiriyor. Kimisi bir mağara, kimisi bir mezar, kimisi bir ev olarak yorumladığı anda biraz fantastik, biraz ütopik bir sonuç elde ediyoruz. Tasarımın başlaması gereken nokta tam da burası işte. Önce göz, sonra deklanşör veya kalem. Mimar olmanın veya fotoğraf sanatçısı olmanın, sonucu değil sadeliği gören bir göze erişebilmenin doğal refleksi sonucu bir öneri sadece bu işler. Siz hangisini seçerseniz ve nasıl adlandırırsanız diyelim.

-Fotoğraflara isim veriyorsun. Bu kimlik kazandırmayı, aşamaları, çağrışımları senin seçeceğin eserler üzerinden konuşalım isterim. Bu bir soyutlama olsa da bir düşüncenin/yaklaşımın/felsefenin çerçevesini nasıl anlatmak istersin…

Bu seri yaklaşık 3 yılın sonunda ortaya çıktı. Birbirinden farklı mekanların yansımaları. Farklı zamanlar ve farklı iklimler. Ancak tümü incelendiğinde sanki tek bir mekân mış hissi uyandırıyor. Bu hissi uyandıran yegane unsur ışık. Işığın belirlediği bir kimlik ile çizilen bir çerçeve diyebilirim.

Belirttiğim gibi çalışmalar farklı mekanlarda, zamanlarda ve ruhani süreçlerde elde edildi. İsimlerin bazıları bedenim ile yapının kurduğu ruhsal ilişki anından, bazıları ise zihnimin evren ile kurguladığı fantastik ve distopik konjektürden geliyor. Okuduğum kitapların, izlediğim filmlerin ve toplum yapımızın yarattığı çağrışımlardır her biri. Ancak adlandırılan her bir niteliğin ortak paydası bu strüktürel sıkışmışlığın insan bedeni üzerindeki etkisine göndermeler yapar. Bazen Charles Baudelaire’in “The Joyful Corpse”undan bazen Cecil Day Lewis’in “Where are the war poets”inden bazen John Berger’in çağımızın kutsal kitabı niteliğindeki “Ways of seeing”inden bazen de George Orwell’ın “1984”ünden etkileşimler bulabilirsiniz. Bu fantastik distopyayı bir imgeleme zanaatine dönüştürme ihtiyacım gerçekten organik bağımız olan toprağımızdan ve gezegendeki tüm organizmalardan bu kadar uzaklaşmamızın bir sonucudur aslında. Bu sonuç kaçınılmaz olarak türümüzün evrimine ve başta duyularının soyutlaşmasına yol açtı. İşte bütün bu soyutlaşma hali tavırsal bir görme biçimi yaratıyor diyebilirim.

Birkaç örnek vermek gerekirse;


“The Consistency” (Uyum): Kabuğu oluşturan yapı bileşenleri arasındaki uyumun estetik değerler ile ne derece tutarlı bir ilişki kurduğu ile ilgili sorular soruyor. Teknik olarak bir uyum sorunu olmaması bize yeterli cevabı vermiyor olabilir. Uyumdan kasıt pozitif manada değil burada bazen negatif değerler de belirli bir uyum gösterebilirler.

 


“Guilty Red” (Suçlu Kırmızı): Dünyada işlenmiş en büyük suçtur düşünce suçu. Geçmişten beri cezaevleri fikirlerin ve aydınların mezarları olmuştur. Korkulan bir şeydir düşünmek ve düşlemek. Ütopyaya kanat çırpmak, daha iyi ve daha güzel için bakış açısı üretmek ve aydınlığa taşımak tüm renkleri… Renklerin karanlıkta kalmasını değil de ışık almasını sağlamak. İşte bu gezegenin bir dehlizinde sıkışmış bir kırmızı size… Suçlanmış ve yargılanmış… Ancak renginden hiçbir şey kaybetmemiş. Çıplaklığın ve işlenmemişliğin estetiğine dair bir fikir verebilir.

 


“The Wall” (Duvar): Her şeyin başladığı anı sorgulayan bir kare. Ördüğümüz duvarlar ile oluşturduğumuz sınırlar…Yaşam alanlarımız ve boşluklarımız… Nasıl yıktığımızı değil de nasıl yaptığımızı öğrettiğimiz duvarlarımız…Korunma ihtiyacının biraz fazlası… Çıplaklığa direnen bir simetri.

 


“The Grid” (Kafes): Bir kafesin içinde olmak ve özgürlüğün kısıtlanması gibi hislerle yola çıktım. Bu açı sayesinde fonksiyonel formları soyutlama ve plastisiteyi artırma şansım oldu. Renkler yine suçlu diyebiliriz.

 


“Hot & Cold” (Sıcak & Soğuk): Doğal ışık ve yansıma. Bu etkinin bedenimizle doğrudan iletişime geçiyor olması. Fiziksel olarak sıcaklık ya da soğukluk hissini ve ışığın yaşam kaynağı olduğu konusuyla ilgili bir tez.

 


“Random Geometry” (Tesadüfi Geometri): Strüktürün formu geometrik kanunlar ile oluşurken ışığın malzeme üzerinde yarattığı tesadüfi sonuçlardan birisi. Yeni açıların oluşturduğu doğal bir görme biçimiydi açıkçası. Bazen estetik değerler fonksiyona göndermede bulunuyor sanırım.

 


“The Abyss” (Uçurum): Her yapının çekirdek mekanları olur derinlik ve boşluk içinde çalışan. İnsan boşluklardan istediği boşluğu seçer ve ulaşır. Gitmek istediği yer ve sınırları belirlidir. Bu fotoğrafta soyut öğelerin ön planda olduğunu ve perspektifin yarattığı uzak yakın ilişkisini görebiliriz.

 


“Pillars of creation” (Yaradılış Kolonları): Bu fotoğrafın ismi bir metafordan oluştu. Evrendeki yıldız toz bulutsusu olan yaradılış kolonlarından alıyor adını. İlk soruda belirttiğim gibi insan evrenle, evren tekrar insanla beraber hareket ediyor. Evrenin yaratılış gücü ve döngüsü insan bedeninde var olmayı sürdürüyor. Biz de kendi yaradılış kolonlarımız ile var olmayı sürdürüyoruz.

-Bu güzel anlatımı, sohbeti bir keşif olarak heyecanla karşılıyorum. Disiplinler arası bir dilin birçok elden desteklenmesi, katkı görmesi çok güzel… Kendine yeni hedefler, projeler belirledin mi? Gelecek planların neler?

Çalışmalarımın yansımalarına ve yeni sorulara cevaplar aramama destek olduğun için aynı zamanda sorularının anlayışı ve derinliği için sana ve Plato Sanat’a çok teşekkür ederim. İlerleyen zamanda çekim teknikleri konusunda birtakım yenilikler yapmayı planlıyorum. ”Nue Construction” serisini bu süreçte kendime temel olarak görüyorum. Daha fazla izleyiciye ulaşmasını ve yeni cevaplar elde etmeyi isterim. Yurtdışında bazı fotoğraf çalışmalarım olacak. Farklı bakış açılarının ve teknoloji atılımlarının yeni malzemeler ile olan ilişkisi üzerine. Elde edilen tüm verilerin karşılaştırılacağı ve mimari tasarım süreçlerinin mimarın elinden çıktığı andan başlayarak birleştirileceği biraz daha dijital destekli yeni bir seri oluşturma düşüncesindeyim.

-Keyifli sohbet için teşekkür ederim. Heyecanla bekliyorum.

 

Meraklısına Koray Ulusoy’a ait sosyal medya ulaşımı   www.instagram.com/ulusoy_koray ve  korayulusoy.blogspot.com.

About the author Haydar Akdağ

Şuan Yeditepe Üniversitesi 'nde Sanatta Yeterlik Yapıyor. Kendini; Şair, Ressam, Sanatçı ve Salt İnsan diye tanımlıyor. Gözlemlerindeki çağrışımları yalnız sanat yada tasarım nesnesine çevirmiyor. Yaşamdaki yerini, kendisi ve toplumla iletişimini kendi penceresinden yorumluyor. Yeditepe Üniversitesi GSF Moda&Tekstil Tasarımı Bölümününden 2008 yılında mezun oldu. Sektörde tasarımcı olarak çalıştı ve tekrar akademik hayata döndü.

All posts by Haydar Akdağ →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: