Kapat

Şiddeti Göstermek

Kaan Sofuoğlu

Reklamlar

Şiddet denilince; yumruk atmayı, küfür etmeyi, savaşları hatta savaş çığırtkanlığı yapanları düşünebilirsiniz. Şiddet denilince; kapınızın önüne park edilmiş bir kamyon da düşünebilirsiniz. Şiddet denilince sahaya atılan bir çakmaktan tutun; inanç sömürüsü, duygu istismarı, sansürlenen sanat eseri veya birinin kendi doğrularına olan saplantılı inancını da düşünebilirsiniz. Şiddet denilince ne anladığınız herkesi ilgilendirir. Bana göre başkaları tarafından tedirgin edildiğimiz her şey şiddettir.

Gündelik dil, kitlesel normlar, tarih, iş dünyası, siyaset…
Şiddetin bir ihtiyaç olduğu yanılgısını yaratır. “Şiddetçi” bencildir ve kendi gündeminde yaşar. Onun için primitif adaptasyonun başarı kuralları, modern dünyada başka bir formda halen geçerlidir. Biyolojik açıdan, bugün yeryüzünde yaşanan şiddet, temelde doğal seçilim kanunlarıyla örtüşse bile, “kurmaca” üretebilen bir “tür” için bu davranış, çok daha fazlasıyla ifade edilmelidir…

İnsanın tarihi biyolojiden fazlasıdır. Parodi de zaten burada başlar.

Şiddet cehaletin retoriğidir, ama gerçekleri de romantikleştirmemek gerekir. Romantizmin kalitesi için…

Külliyatın gösterdiği gibi; sanat gerçekleri, gerçekler ise sanatı belirler. İnsan doğası ve sanat aynı şeylerdir. Bu nedenle, insanın karanlık tarafını izah edecek kişi, her şeyden çok sanattan anlıyordur.

Galerileri akılcı ve ahlaklı manifestolarla dolduran, kuşkusuz gündemin karanlığıdır.

Ancak asıl soru şu: Sanat üretiminde, sanatçının kendi gündemi toplumsal gündemin sanat ihtiyacından önemli midir? Entelektüel mirasımız ve yarın olacak olanlar için bunu keşfetmek bence önemli olan.

Sanatın sınırı bilinçle var olması mıdır? Belki bu nedenle sanat seyircisi sanattan pek bir şey öğrenemeyeceğini bilir. Cioran’ın dediği gibi, “sanata en uzak olanlar ondan ders çıkaranlardır.” Bu da uzun süreçte yüzeysel bir kazanımdır, çünkü hala uzaktadır. Gerçeği bildiğini iddia eden herkeste sanata olan uzaklığı görürsünüz. İnsan doğasında hiçbir gerçeğin, kurgu kadar değeri olmadığı açıktır.

Şiddetin ilkel örneklerinden biri olan Vietnam savaşı sırasında Amerika’da gelişen siyasal ve toplumsal süreçler, özellikle belgesel alanında bir tür “reddedişe” sebep oldu. Bazı aydınlar toplumsal gerçekçi belgesel fotoğrafların, sıcak çatışma görüntülerinin özetle “şiddeti göstermenin” gücünü ve yaptırımlarını sorguladılar. Bu sorgulama yeni bir toplumsal belgeselcilik arayışı anlamına geliyordu. Bu tutum, savaş karşıtı aktivizm ve kavramsal sanat fikirlerinin, belgesel fotoğrafta yeni bir felsefi söylem ve pratiğinin gerekliliğine olan inançtan kaynaklıydı. Bu sürecin başlıca isimleri Martha Resler, Allan Sekula ve Fred Lonidier’dir.

Grup üyeleri Alman Tarihçi Walter Benjamin’in 1936 da kaleme aldığı “Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri” başlıklı makalesinden oldukça etkilendiler ve Walter Benjamin’in fikirlerini manifesto haline getirdiler. Benjamin’e göre fotoğraf ve film tekniklerine dayanan mekanik reprodüksiyonların, orijinal sanat eserlerinin biricikliğini ve bu fiziksel tekilliğe duyulan gereksiz saygının yok edilebileceğini söylemiştir. Aslında yüksek sanatın biricik olma özelliğini bu mekanik tekniklerin aşabileceğini düşünmüştür. Lakin böyle olmadı ve Walter Benjamin’inde belirttiği gibi orijinal eserler, kopyaları karşısında unutulmadı. Aksine eserlerin taklitleri çoğaldıkça orijinallere olan ilgi büyüdü ve insanlar müze ve galerilerde eserleri ilk elden görmeyi daha çok istediler. Kopyaları eserlerin reklamı gibi oldu. Bu durum günlük hayattan ve doğası gereği, kültürden ve ortak normlardan ayrılan “yüksek sanat” kavramını daha da güçlendirdi.

Yeni Toplumsal Belgeselciler fotoğraf üretmekten çok, fotoğrafın toplumsal ve politik sonuçlarına, izleyici üzerindeki yaptırımlarına odaklandılar. Eski anlayışın zayıf bir röntgencilik olduğunu, izleyicisini harekete geçirmediğini hatta izleyicilerin kendi içinde bulundukları durumun memnuniyeti ile fotoğraflanan insanlara şefkatle baktıklarını söylediler.

Yeni Toplumsal Belgeselciler için savaş mağduru insan fotoğrafları, toplum üzerine baskı yapamıyor ve savaş karşıtı aktivizm için yetersiz kalıyordu. Toplum, onların deyimi ile “kurban” fotoğraflarına medyada çokça maruz kalmıştı ve toplumsal bilinç buna karşı kendi direncini geliştirmişti. Sonuçta günlük hayat bir şekilde devam ediyordu ve toplumlar savaşı sanki fotoğraflar ve filmler ile daha kabul edilebilir bir seviyeye indirgiyordu. Aslında toplumsal bilinç defalarca maruz kaldığı görüntülere bağışıklık kazanıyor ve savaşı farkında olmadan daha olağan algılıyordu.

Medyanın ve fotoğrafın daha az yaygın olduğu önceki dönemlerde, fotoğraf insancıl yasalar çıkartmakta etkili ve savaş sonlandırabilecek kadar yaptırımcı olabiliyorken, daha sonraları bu büyüsünü kaybetmiştir. Bunu tıpkı Walter Benjamin’in “Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri” makalesindeki yanılgısına benzetebiliriz. Fotoğraflar dolaşımını arttırdıkça güçlenmemiş, aksine etkisini kaybetmiştir. Savaşın irkilen yüzüne, milyonlarla ifade edilen tirajların uyguladığı sansür olsun, ekonomik stratejiler olsun, medyanın politik tavrı gerçeği göstermekte yetersizdir. Tüm bunlara karşı çıkan fotoğraf üretimleri bile, zamanla toplumsal bellekte yok olacak, baskın medyanın bağlamlarından kurtulamayacaktır.

Bu nedenle yeni toplumsal belgeselciler, reddediş ve karşı çıkma yolunun, fotoğraf üretim pratiğinin değişikliği ile mümkün olduğunu savunurlar. Bertold Brecht’in “Gerçeğin basit bir reprodüksiyonu, gerçeklik ile ilgili bir şeyler söylemekten tamamen uzaktır” sözünü benimseyerek eski toplumsal belgesel anlayışını sarsmak istediler. Fakirliği ve adaletsizliği resimsel anlatımla birleştirmek istediler. Rosler basın fotoğrafçılığındaki sansasyonelleştirme çabasını topa tutan birçok makale kaleme aldı. Devrimci siyasetin önünü kestiğini düşündüğü, estetiğe ait belgesel fotoğrafçılığı suçladı. Fotoğrafçıları, işlerinin nasıl yayınlandığını düşünmemekle suçladı ve dışsal bağlam konusunda uyardı. Açlık çeken çocuk fotoğraflarının veya savaş mağduru insan fotoğraflarının modern hayatın görsel temsilinin bir tür parçası olduğunu söyledi.

Grup üyeleri fotoğraflarında kasten yapmacık durumlar yaratarak, beklenen anlatıyı beklenmeyenle bozmanın yollarını aradılar. Martha Rosler’ın mimarlık dergilerinden alınmış görseller ile Vietnam savaşını yansıtan medya fotoğraflarını birleştirerek meydana getirdiği fotomontaj serisi “Bringing Home the War (savaşı eve getirmek) yeni toplumsal belgeselcilik anlayışına iyi bir örnektir.

About the author Kaan Sofuoğlu

Kaan Sofuoğlu 1992 İstanbul' da doğdu. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi FVP bölümü öğrencisidir. Editöryel fotoğrafçılık ve freelance 3D animasyon yapmaktadır. Özellikle belgesel ve fotoğraf alanlarında bir çok workshopa katılmış, makaleleri ve eserleriyle çeşitli platformlarda yer almıştır. Daire Galeri tarafından temsil edilmektedir.

All posts by Kaan Sofuoğlu →

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: