Kapat

Çeviri

Ozan Atalan

Çeviri üzerine düşünmem, kendime şu soruyu sormamla başladı: Algılarımız, etkin iletişim eksikliğinden kaynaklanan ve bu eksikliği besleyen yanlış yorumlama ve yanlış kavramsallaştırmaların etkisi altında olabilir mi? Bilgiye ulaşmadaki manipülasyonların, gerçek lehine olmaktan gittikçe uzaklaşabildiği bir dünyada, olup bitenleri kendi algılarımızla idrak etmemizin, kişiler ve kültürler arası iletişim bakımından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Gerek kişiler arası gerekse toplumsal iletişim düzeyinde, söylenenlerin asıl söylenmek istenenden ayrılması ve kavramların mutasyona uğraması söz konusu olabilir ki orijinal anlamdan uzaklaşırız. Gerçeklerden kopup bir öfori ve disforiler dünyasında sıkışıp kalmamak için bir çeşit tercümeye ihtiyaç duyarız; gerçekliği alternatif yollardan anlatan, anlatımında kişisel çıkar kaygısı gütmeyen kişilere. Bu noktada tercüme, yaratıcı alanlarda çalışan kişiler için başlı başına bir sorumluluk olabilir mi? Tercümenin, iki spesifik kültür arasındaki dilsel bir aktarımdan çok daha fazlası olduğundan hareketle, bu kavramın, yabancılaşma ve iletişim ile olan kavramsal bağlantılarıyla incelenmesinin, farklı dünya görüşlerine sahip bireyler arasındaki ortak noktaların bulunup toplumsal ve kültürel bir ayrışmanın önüne geçilmesine katkıda bulunabileceğini düşünüyorum.

Post modern dünyada yoğun bir sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, fizyolojik, psikolojik ve spiritüel bir aktarım ve tercüme sürecinde olmak, bizi çevreleyen kültürel kozalara yabancılaşıp gerçek istek ve hayat görüşlerimizi görmemiz için bir fırsattır aslında. Dünya ile kurduğumuz bağın iletişimsel düzeyde kuvvetlenmesi, dayatılması olası tekelci dünya görüşlerinden sakınabilmemiz için de gereklidir. Bu bağın güçlenmesinin bir yolu da, bizi çevreleyen olağan durumlardan uzaklaşmak, böylece kendimize dair objektife yakın bir bakış geliştirmektir. Bu durumu örneklendirelim ve biraz da gerçekçi olalım: Büyümüş insanların dünyasında, etrafımızda arkadaş seçimini mesleki alanlarının dışında, sadece yanlarında mutlu oldukları için yapabilen kaç kişi var acaba? Ya da istemedikleri meslekleri yapmayı, istemedikleri hayatları sürmeyi toplumun başarısızlık yaftasına rağmen gururla reddedebilen? Bu soruları sormamızı gerektiren fark ediş genellikle yaşam deneyimlerimizdeki değişimlerden kaynaklanır: Kendimizi başka bir kültürün içinde bulmanın ve başka hayat deneyimlerine açmanın, bizi kişisel ve kültürel bir çeviri sürecine dahil etmesinde olduğu gibi. Jean Dubuffet de buna benzer bir durumu “Boğucu Kültür” adlı kitabında, bir Rafael tablosundan ya da bir Racine trajedisinden aslında hoşlanmadığını itiraf edebilecek bir kişiyi bulmanın güçlüğünden bahsederek örnekler. Kültür bizi öylece sarıp sarmalar ki, koşullandırılmış beyinlerimiz gerçekte neyi isteyip istemediğimizi bile anlamayacak hale gelmiş olabilir. Bu durumda tıpkı çevirinin dual yapısındaki orijinal eser ve aktarıldığı dil ikiliğinde olduğu gibi, asıl isteklerimizin gerçeklik alanına etkin bir biçimde tercüme edilmesi gerekir ki kendimizi, yaptıklarının sorumluluklarını alabilen, yaşamayı taklit eden değil gerçekten yaşayan bir varlık olarak gerçekleştirebilelim.

Bu nedenlerden ötürü kişisel olarak takdir ettiğim sanat da, kuramsal ve sanat tarihsel kalıplara körü körüne bir uyum kaygısı gütmeksizin insanları yabancılaşmalarından uyandırıcı güce sahip bir katalizör görevi görendir, ve bunu toplumsal katmanlar arasında bir çevirmen sorumluluğuyla yapar sanatçı. Çevirinin sanatla kesiştiği durumlardan biri olan bu noktada, şu soruları sormak faydalı olabilir: Tercüme sanatın fonksiyonu olarak mı daha avantajlıdır, sanatın konusu olarak mı, yoksa başlı başına bir sanat formu olarak mı? Bu kavramın sanatın iletişimsel niteliğine katkısı nedir?

Şimdi de çevirinin pratikte değerli olduğunu düşündüğüm bir boyutu üzerine durmak istiyorum: Duyguların çevirideki yeri. Çeviri öncelikle ve zorunlu olarak bir hissediş işidir. Nasıl ki çevirmen çevirdiği ve çevrilen dillerin potansiyelini, formel bir kelimesi kelimesine çeviri fikrine kapılmadan, eserin yazıldığı dili ve ortaya çıktığı kültürel koşullarla bağlantısını hissederek kullanabildiği ölçüde başarılıysa, sanatçı da algıladığı gerçekliği kendi sürecinden geçirerek dış dünyaya en etkin şekilde tercüme edebildiği ölçüde başarılıdır. Bu bakımdan sanat da bir çeviridir, hayattaki diğer fenomenlerin de kendi formlarında birer çeviri örneği olduğu gibi. Bu yüzden bana göre sanat ve iletişime dair uzantıları da dahil olmak üzere çeviride aslolan, içeriğin bire bir aktarılmasından ziyade duygusal bir dönüşüm ve adaptasyondur, çünkü hissediş kavramdan ayrı değildir ve duygular – apatı gibi bir durum söz konusu olmadığı sürece –  insanları evrensel düzeyde eşitleme gücüne sahiptir. Bu özellik, çevirinin yukarıda değindiğim yabancılaşmayı fark ettirme fonksiyonuna da önemli ölçüde katkıda bulunur, çünkü duyguların kuralsızlığı bizi farkında olmadan çevrelendiğimiz ve bizi kendimize yabancılaştırıp uyku haline sokan kalıplara karşı özgürleştirir.

Çeviri, tüm bu özellikleriyle bireyselliği olduğu kadar kültürel göreliliği de koruyan bir araç olmalıdır. Chris Buden`in, bu yazıyı hazırlamama temel olan metinlerden biri olan Kültürel Tercüme: Ne için Önemlidir ve Nerede Ne İşe Yarar? adli yazısında yer alan bu Bertolt Brecht şiiri, benim için de tercümenin yaşam ve sanattaki adaptasyonunu, şu ana kadar bahsettiğim her şeyi kapsayacak şekilde oldukça iyi açıklamaktadır:

YARGICIN DEMOKRATI

Los Angeles’ta, bir yargıcın karşısında,
Sınava çekiliyordu, Amerikan yurttaşı olmaya çalışanlar.
Bir İtalyan lokantacı geldi, hummalı bir çalışmanın ardından.
Gelin görün ki almamıştı nasibini bu yeni dilden.
8. Madde ne der? sorusuna, kem küm edip, 1492, dedi.
Yasalar, başvuranların ülkenin dilini bilmesini gerektirdiğinden
Başvurusu geri çevrildi.
Üç ay sonra, iyice çalışıp yeniden geldiğinde,
Yine nasibini alamamış olarak yeni dilinden
Bu kez şu soruyla karşılaştı:
İç Savaş’taki muzaffer general kimdir? Cevap:
1492. (Yüksek sesle ve dostça) yine geri çevrilip
Üçüncü kez geldiğinde üçüncü bir soruya cevap verdi:
Başkanımız kaç yıllığına seçilir?
Bir kez daha: 1492.
Yargıç anladı ki, giderek yakınlık duymaya başladığı adam
Öğrenemeyecek bu dili.
Hayatını nasıl kazandığını sordu.
Aldığı cevap: Çok çalışarak.
Sonunda yargıç, dördüncü seferde şu soruyu sordu:
Amerika ne zaman keşfedildi?
1492 doğru cevabına dayanılarak
Kendisine Amerikan vatandaşlığı verildi.

(Türkçesi: Turgay Fişekçi)

Tüm bunları göz önüne alıp konuyu en yalın haline indirgediğimizde elimizde şu kavramlar kalıyor: sanat, iletişim, çeviri, yabancılaşmanın üstesinden gelme… Peki hepsi aynı şeyin farklı formlardaki görünümleri olabilir mi?

About the author Ozan Atalan

Ozan Atalan 2007 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sanat eğitimine başladı. 2013 yılındaki mezuniyetinin ardından Fulbright bursunu almaya hak kazanarak ABD’de Syracuse University’de görsel sanatlar alanında yuksek lisans çalışmalarına başladı. Bu süreçte, disiplinler arası bir alana taşıdığı sanat deneyimini, katıldığı ulusal ve uluslar arası sergilerle genişletirken aynı zamanda Syracuse University’de öğretim üyeliği yaptı. 2016 yılında yüksek lisansını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşerek akademik çalışmalarını ve sanat pratiğini burada sürdürmektedir.

All posts by Ozan Atalan →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: