Kapat

Beyaz Küp’ten Sıra Dışı Mekanlara

Marcus Graf’la Küratörlük Üzerine

Ayşegül Yazıcı

Reklamlar

Bu soruları sormak için uygun zamanı bekliyordum… Bazen, insanın en yoğun dönemde durup bir soluk alması, geride bıraktıkları ve gelecekte yapacaklarının tam ortasındayken temel soruları sorması gerekir… Tam da üçlü sergi dizisinin ortasında, çok yoğun geçen bir sanat fuarının ardından, üzerine bir sergi daha gerçekleştirmişken daimi küratörümüz Marcus Graf’ı yakalayıp bu kısa sohbeti gerçekleştirdim. Plato Sanat’ta altı yıldır birlikte çalışırken edindiğimiz birçok ortak tecrübe oldu, ben de dolayısıyla küratörlük mesleğinin birçok inceliğini bu sayede gözlemleme fırsatı yakalamış oldum. 2001’den beri Türkiye’de yaşayan Marcus Graf, bugün çağdaş sanat dünyamızın en çok aranan ‘aktörlerinden’ biri. Hala tanımayanlar varsa, Vikipedi’den bloğumuzdaki kısa biyografisine kadar bilgilerine ulaşmak mümkün. Bu röportaj küratörlük mesleğinin çerçeveleri içinde kalıyor, ama devamında kendisiyle hayat; aşk, aile, dostluk, belki biraz siyaset, felsefe, müzik ve seyahat üzerine yapmayı planladığım ikinci bir sohbet daha gelecek… 

A.Ç.Y: En son başarından bahsederek ve seni tebrik ederek başlamak istiyorum… Geçtiğimiz 11. Contemporary İstanbul bünyesinde gerçekleştirdiğin Collectors’ Stories sergisi büyük bir ilgi ile karşılandı. Bu serginin gizli kahramanı sensin. Buradan yola çıkarak, sence “bir sergiyi harika yapan” nedir ?

M.G: Her sergi kendi dünyasını yaratabilmelidir. Elbette kendi gerçekliğimizle bağlantı kurması gerekir ama bir yandan da kendi varlığını üretebilmelidir. Hem şaşırtıcı, rahatsız edici, ilgi çekici, meydan okuyucu olmalı, hem de mümkünse eğlenceli ve eğitici olmalıdır. Harika bir sergi, harika bir anlatı gibidir aslında. Heyecanlı bir hikayeyi büyüleyici bir biçimde anlatır. Aynı zamanda da sosyo-politik, kurumsal ve mekansal anlamda kendi mikro ve makro dünyasının bilincinde olmalıdır. Güçlü bir sergi, zaman ve mekan odaklıdır; kendi çevresi ve hitap ettiği kitlenin farkındalığını taşır. Sergi alanı ise sanatçıların, eserlerinin sunumu aracılığıyla kitleler ile buluştuğu sosyal bir mekan olduğu için sanatın kabulü ve karşılanışı açısından ayrı bir önem taşır. Neticede, aynı harika bir sanat eserinde olduğu gibi, harika bir serginin de form ve içerik arasında iyi bir denge oluşturması, küratöryel kavramın da seçilen eserler ve sergi mekanı ile kuvvetli bağlar kurması gerekir.

A.Ç.Y:  İyi bir sergi muhakkak dönüm noktası oluşturabilecek yapıda büyük bir yapım mı olmalıdır yoksa gerçekten yaratıcı olan sergiler küratörlüğün geleneksel parametrelerini zorlayan çalışmalardan mı çıkar?

M.G: İyi bir serginin kalitesi sadece sanat eserlerinin gücüne dayanmaz. Güçlü eserleri zayıf bir yerleştirme ile mahvedebilirsiniz. Aynı zamanda, nispeten daha zayıf eserlerin görsel etkisini de küratöryel stratejilerle destekleyebilirsiniz. Günümüzde, beyaz küpten alternatif punk’a kadar her türlü küratöryel stratejiye sahibiz. Gerektiğinde biraz geleneksel ve minimal beyaz küp metodları, kimi zaman da yaratıcı bir kaos oluşturmak çözüm getirir. Postmodernizm’in  “Her Şey Olur” (“Anything Goes”) prensibi, tüm kural ve kısıtlamalardan sadece sanatçıları değil küratörleri de özgürleştirdi; artık küratörler de geleneksel yöntemlerden bağımsız olarak bir serginin tasarım ve üretimini gerçekleştirebilirler.

A.Ç.Y: Walter Hopps şöyle demiş; “Bir sergiyi yerleştirmek bir senfoni orkestrasını yönetmeye benzetilebilir.” Sence de öyle mi?

M.G: Bir anlamda katılıyorum çünkü bu metafor farklı sanat eserleri ve mekan düzenlemeleri arasında denge ve uyum yaratmayı hedefleyen küratöryel pratiğe gönderme yapıyor. Ben küratörlüğü, daha çok, belirli bir mekan içinde üç boyutlu bir kolaj yapmaya benzetiyorum.

A.Ç.Y: Küratörlüğün en zorlayıcı yanlarından biri, -özellikle de bizim ülkemizde olduğu gibi- farklı ilgi, bilgi ve hoşgörü seviyeleri olan izleyici kitleleri için sergi temalarını belirlemek olmalı. Bu konuda ne düşünüyorsun?

M.G: Dürüst olmam gerekirse, ben öncelikle kendi ilgimi çeken sergilerin küratörlüğünü yapıyorum. Bu da şu demek; içinde yaşamakta olduğum sanat dünyasının gerçek problemleri veya konuları her zaman sergi tema ve fikirlerinin temelini oluşturuyor. Bu yüzden de küratöryel fikri oluştururken seyircinin kim olduğuyla çok ilgilenmiyorum. Bu süreçte, benim işim aynen sanatçının yaratım sürecine benziyor; sanatçı nasıl önce kendisi için yaratıyor ve sonrasında çevresi ile iletişime geçiyorsa benim için de öyle. Sürecin daha sonraki aşamalarında ve ilk sergi taslaklarını yaparken bağlamsallığı ve izleyici ilişkilerini düşünmeye başlıyorum.

A.Ç.Y: Geçenlerde artnetnews’da Hettie Judah’ınSanat dünyası yeterince küratör görmedi mi?” adlı bir makalesi yayınlandı. Bu haber özellikle son 10 yıldır sıklıkla duyduğumuz soruyu karşımıza tekrar çıkarmış oldu. Bu yüzden şimdi tekrar sormak isterim; küratör kimdir ve tam olarak ne yapar? Neden küratörlük mesleğini tanımlamak bu kadar zor?

M.G: Aslında genel anlamda küratörlüğün tanımını yapmak kolaydır; küratör bir sergiyi tasarlayan, kurgulayan, organize eden ve üreten kişidir. Sergi uzmanıdır. Almanca’da bu meslek için “Ausstellungsmacher” yani “Sergi yapımcısı” tanımı kullanılır. Ama işin uygulama kısmını kavramak biraz daha zordur çünkü örgütsel, entellektüel, akademik ve sanatsal anlamda içiçe geçen disiplinlerarası bir alandan bahsediyoruz. Ayrıca, küratörlerin çoğu sanat tarihi, sanat yönetimi veya sosyal bilimlerin türlü dallarından olmak üzere farklı eğitim formasyonlarına sahiptir, bu yüzden de bu mesleğin içinde çok farklı metotlar ve eğilimler görmek mümkündür. Ben de bunu çok olumlu buluyorum çünkü bu durum, mesleğimizin çoğulcu ve heterojen olmasına, böylelikle günümüze ve sanatın şimdiki durumuna uyum sağlamasına imkan tanıyor.

A.Ç.Y: Gelecekte daha farklı sergileme metodolojileri ve formatları görebilecek miyiz? Dinamik, değişken güncel sanat dünyasının içinde küratörlüğün tanımı da değişip yeniden şekillenecek mi?

M.G: Meslekler ve disiplinler arasında geçirgenliğin giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden sürekli farklı tarzlar ve meslekler arasında yaratılan sentezlerle, karmaşık bir görsel kültür içinde yaşıyoruz. Bugün, bir DJ’in remiks kültürü içindeki kuvvetli alegorisi tam da bu yüzden anlam kazanıyor. Ben de sanatın ve küratörlüğün bu kahramanların çatışmasından ve çalışma yöntemlerinden faydalanabileceğini düşünüyorum. Bizim alanımız ne kadar esnek ve heterojen olursa o kadar karmaşık gerçekliklerin varlığına da uyum sağlayabilir. Aynı zamanda, elbette, teknoloji ve dijital medyanın da bizi etkileyeceğine inanıyorum. Küratöryel pratikler çağdaş sanat ile paralel yürüdüğü için bağlamsal ve biçimsel anlamda tüm yenilik ve eğilimlerle de birbirine bağlıdır; küratörlerin bugünün sanat pratiklerini ve teorilerini takip etmeleri gerekir. Aynı zamanda, bizim mesleğimiz popüler kültürden ve kitle iletişim araçlarından da çokça etkilenir. Bilgi çağında ve bu görsel bombardımanın etkisi altındayken sanatın en etkin nasıl sergileneceği sorusuna karşı cevaplar bulması gerekiyor.

A.Ç.Y: Türkiye’de küratörlük eğitimi ne durumda? Bunun için yeterli ortam ve altyapımız var mı? Kendi yetiştirmekte olduğun küratör adaylarına en çok ne tavsiye ediyorsun, nasıl yön gösteriyorsun?

M.G: Türkiye’de küratörlük pratikleri üzerine eğitim veren birkaç üniversite var. Bunlardan biri, benim de Sanat Yönetimi lisans ve lisansüstü programlarında eğitmen olarak görev yaptığım Yeditepe Üniversitesi. Yurtdışında da bazı sertifika ve ustalık seviyesinde çeşitli programlar var. Her şeye rağmen, üniversitelerdeki bu eğitim teori ve pratiğe dair kısa bir kavrayış sunuyor, ben ise öğrencilerime her zaman alana direkt atlamaları ve yaparak öğrenmeleri yönünde tavsiyeler veriyorum. Bu da şu anlama geliyor; eğer küratör olmak istiyorsanız sergi ‘yaratmanız’ gerekir. Bu yüzden sanatçılar bulmalarını, bir mekan ayarlamaları gerektiğini söylüyorum -ki sanatçılar kendi arkadaşları, mekan da bulabildikleri herhangi bir mekan olabilir-. Çok hata yapın, çok eğlenin ve bir sonrakinde daha iyi bir iş çıkarın, çok eser görün, bu sanat sirkinin bir parçası olun, çokça yazar ve küratör tanıyıp onlardan öğrenin, Türkiye’de ve yurtdışında çok sergi görün diyorum. Elbette bir de sanatın bugünü ve geçmişi üzerine çok okumalarını, yazmalarını öğütlüyorum. Ayrıca gözlerini eğitmelerini, temel tasarım, görsel denge ve kompozisyon öğrenmeleri gerektiğini söylüyorum. Mekan ile uğraşmanın ve mekanın mimarisine göre görsellik yaratmanın önemini vurguluyorum. Bir de sergi üretiminin incelikleri var; malzeme ve inşa tekniklerini bilmek gerekiyor. Ama yine de hepsinden önemlisi, mümkün olduğunca çok sergi projesi üzerinde çalışarak, hem kendi işinize hem de başka işlere karşı eleştirel olabilmek.

A.Ç.Y: Kendi meslek hayatında dönüm noktaları olarak kabul ettiğin sergiler vardır mutlaka…Hangileri ve neden?

M.G: 1990’ların ortasında kendi dairemde ve sonrasında oturduğum apartmanın bodrum katında gerçekleştirdiğim işleri ilk küratöryel çalışmalarım olarak tanımlamam doğru olur. Burada, bir yandan alternatif bir mekan olarak Yapıda Sanat’ın (Kunst im Bau) çalışmaları sürerken yaptığım bu sergilerde, zor yoldan ve ter dökerek çok şey öğrendim. O zamanlar her şeyi tek başıma yapmak durumundaydım; serginin küratörü, grafik tasarımcısı, inşaat işçisi, lojistik müdürü, medya ve PR sorumlusu, yemek ve içki sorumlusu, mekan, sponsor sorumlusu da bendim. Yine de ben de dahil olmak üzere, sanatçılar ve sergi ziyaretçileri de bu tuhaf mekanlarda ve sergilerde harika zamanlar geçirmiştik. Daha sonra 2003-2007 yılları arasında Siemens Sanat genç, çağdaş Türk sanatçıları ile ilk olarak çalışmaya başladığım bir dönem olarak benim için önemliydi. Burada, -bugün artık birçoğu ünlü olan- birçok sanatçıyı keşfetme ve sunma imkanı bulmuştum. O zamanlar başından sonuna bir sanat mekanının oluşma sürecinin bir parçası olmuştum, daha sonraları birkaç defa daha bu şansım oldu. 2007 yılında gerçekleşen Under Construction sergisi harikaydı çünkü bir konteyner içine yerleşmiş olan bu serginin izleyici tarafından algılanışını gözlemlemek ilginçti. Daha sonra 2009’da Temporary Harassment sergisi bana beyaz küp estetiğini aşmayı ve doğaçlama yapmanın güzelliğini gösterdi, punk estetiğini keşfetmemi sağladı. Baksı Müzesi’ndeki ON ve Young Collectors 2 sergileri ise ilk defa müze sergileri yapmak ve koleksiyonlarla yakınlaşmak açısından önemliydi. Müzeyi kurumsal anlamda sorgulama ve küratöryel alternatifler geliştirme fikrini çok sevmiştim. En çılgın projelerimden biri ise 2014’te Contemporary İstanbul’da gerçekleştirdiğim The 90 Minute Shows oldu. Beş günlük  fuar boyunca, aralıksız olarak her biri sadece 90 dakika süren yirmi beş serginin küratörlüğünü yapmıştım. Burada küratörlüğü performans sanatı olarak tecrübe etmiş oldum. Plato Sanat’taki çalışmalarımı da son derece önemli ve anlamlı buluyorum. 2011 yılından beri gerçekleştirdiğimiz yirmi sergide, çok farklı küratöryel modeller ve deneysel stratejiler geliştirme şansım oldu; örneğin Regeneration.011 ve büyük siyah küpü yaratma şansı bulduğum ve neon sanatının Türkiye’deki durumunu sorgulayan Neo-Neon, tekrar beyaz küp modeline geri döndüğüm Formun Gücü sergileri. Plato Sanat sergilerini bana, Portfolio Series 1 -2-3, Merz 3.000 veya Arka Bahçe gibi alışılmadık sergi konseptleri ve stratejileri oluşturma imkanı verdiği için de ayrıca önemsiyorum.

A.Ç.Y: Blogdaki en son yazında “…insanlar ve sanat arasında eğitim aracılığıyla köprüler kurmalıyız….” diyorsun. Plato Sanat’ta yıllardır seninle beraber tam olarak bunu hedefleyerek çalışıyoruz. Bu tecrübeyle senin gözünden Plato Sanat’ı dinleyebilir miyiz?

M.G: Plato Sanat, Plato Meslek Yüksekokulu içerisinde yer alan ve kar amacı gütmeyen bir çağdaş sanat mekanı. Bu bağlamda, galeri mekanının öğrencilerin eğitimi açısından öneminin hep altını çiziyorum.

Öğrenciler sadece sınıflarında değil, galerimizde de öğrenmeye devam ediyorlar. Dersliklerine doğru giderken bizim dünyamızın içinden geçiyorlar ve müthiş sanat eserlerine maruz kalıyorlar. Sanatın onların gündelik hayatlarına bu şekilde dahil oluşunu çok önemli buluyorum. Yani, hem İstanbul’un sanatseverleri hem de 5000’in üzerinde bir öğrenci kitlesi bizim potansiyel izleyici kitlemiz arasında yer alıyor.

Sergilerimizin zihinlerinde iz bıraktığını düşünüyor ve inanıyorum…Bir küratör daha ne ister?

Teşekkür ederim.

About the author Ayşegül Çinici Yazıcı

Ayşegül Çinici Yazıcı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisansını da aynı üniversitenin Sinema-TV Bölümü’nde tamamlayan Yazıcı, 2009 yılından beri Plato Sanat’ın direktörlüğünü yapıyor ve Plato Meslek Yüksekokulu Grafik Tasarım Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mimarlık, tasarım, tipografi, edebiyat özel ilgi alanları arasında. Aynı zamanda çağdaş sanat koleksiyoneri.

All posts by Ayşegül Çinici Yazıcı →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: