Kapat

Koleksiyoner ne bekler?

Kısa bir eleştiri

Ayşegül Çinici Yazıcı

Reklamlar

Ne işin tutku kısmından, ne yatırım açısından, ne de bu işin büyüsünden, formüllerinden veya toplamanın verdiği hazdan bahsedeceğim. İzninizle bu kez, konuyu bambaşka bir yerden ele alarak kısa bir eleştiri yazacağım… Bir koleksiyoner olarak sanatçının tavrından, kişiliğinden ve bunların alım sürecinde ve sonucunda koleksiyoneri nasıl etkilediğinden dem vurmak istiyorum.

15-20 senedir topluyorum… Şanslıyım; çünkü koleksiyonumun bir parçası aileden miras kalan değerli eserler üzerine eklenen genç, çağdaş Türk sanatçılarının eserlerinden oluşuyor. Şahsi koleksiyonumda Nuri İyem’den Gökhan Deniz’e, Bedri Rahmi’den Arda Yalkın’a çeşitlilik gösteren bir yelpaze var. Tüm dünyada ve ülkemizde koleksiyon yapmak, çağdaş sanatın yeniden yükselişi ile birlikte doğal bir ivme kazandı. Plato Sanat’ın direktörü olmak, yani zaten bu işin içinde yoğruluyor olmak ise işimi bir açıdan kolaylaştırıyor; bu sayede genç, yeni yeteneklerin eserleri ve kendileri ile tanışma fırsatı buluyor, atölyelerini ziyaret ediyor, kendileriyle dostluk kurmaya özen gösteriyorum. Koleksiyon yapmanın hem genel, hem de şahsi formülasyonları var elbette, ama son zamanlardaki birkaç alımım sırasında edindiğim izlenimler sanatçılarla bizzat kurulan ilişkilerin, bu formülün en can alıcı parçalarından biri olduğu yönünde düşünmemi sağlıyor.

Kendisi de bir koleksiyoner olan MOMA’nın önceki küratörlerinden Dorothy Miller; “ Eğer sanatçıları tanıma fırsatı bulmasaydım, sanat hakkında hiçbir şey bilmiyor olurdum!” * diyor. Katılıyorum; nitekim 20. yy’ın en kayda değer koleksiyonları da sanatçı-koleksiyoner arasında kurulan ilişkilerden temel almıyor mu? Gertrude-Leo Stein, Peggy Guggenheim, Rus koleksiyonerler Schukin ve Morozov, Duncan Phillips, Dorothy-Herbert Vogel bunlardan ilk akla gelenler… Sanatçının koleksiyoner üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki bu isimlerden bazıları, tamamen bu kuvvetli ilişkinin ve sanatçıların açtığı perspektifin doğrultusunda koleksiyonlarını şekillendirmişlerdir. 20. yy’ın koşulları ile içinde yaşadığımız yüzyılın dinamikleri elbette farklı olsa da, değişmeyen kurallar olduğunu kabul edelim.

Koleksiyon yaparken zamanla şunu öğrendim; tutkuyla ve merakla iz sürerek bir eseri almadan önce sanatçıyla bizzat tanışmak, dünyasını anlamak, kendisini dinlemek bana çok şey katıyor. Bir kere, önce sahip olacağınız eserden ‘emin olmanızı’ sağlıyor. Sanatçıların sürprizli bakış açıları olduğunu bilmek kendi dünya görüşümü genişlettiği gibi, eseri de mümkün olan en esnek biçimde ‘okuyabilmemi’ sağlıyor. Yine sanatçılardan öğrendiklerimle yeni ve başka sanatçıların kapısını çalıyorum. Hatta açıkçası, kimi zaman kimi eserleri tam olarak kavrayamamış olmak bile bir sonraki seyahat rotamı oluşturmama sebep olabiliyor. Anladım ki artık koleksiyonerlik, hayatıma ciddi ciddi müdahale ediyor.

Çoğu sanatçıyla kendi galerimizde bizzat sergiler üzerine çalışırken tanışıyoruz, bu da bir anlamda daha sıkı gözlem yapmamı sağlıyor. Daha çok genç sanatçılarla çalışıyor olmamız nesiller arasındaki farkları çok daha gerçekçi bir biçimde ortaya seriyor.

Sanatçıya çok ciddi görevler düşüyor; bir kere sanatçının –özellikle de genç sanatçıların– koleksiyoneri üzerinde böyle bir etkisi olduğu gerçeğini bilerek hareket etmesi lazım. Bu etkiyi olumlu yöne çevirmek veya berbat edip ‘duvardan indirilip indirilmemek’ sanatçının koleksiyoneri ile kurduğu ilişki ile birebir orantılı. (en azından benim için öyle oldu; bir sanatçının sözünde durmaması üzerine kendisine kızarak eserini duvarımdan indirdim!) Dolayısıyla artık bu iki ucu da tehlikeli sularda yüzen ilişkinin temel kuralları olduğunu düşünüyorum. Hatta bu faktörlerin zaman zaman eserin fiyatından da, piyasa değerinden de öne geçebilecek faktörler olduğunu idrak ediyorum. Neticede bir eser üzerinden kurulmaya başlayan bu ilişki, alımdan önce inşa edilen diyaloğun da temelini inşa ediyor.

O zaman (genç) sanatçı ne yapmalı? Kanımca öncelikle gelmiş geçmiş en klasik, en kalıplaşmış yöntemleri asla göz ardı etmeyerek işe başlamalı; kendini bir sanatçıdan ziyade öncelikle bir işadamı olarak konumlandırmayı kabul edip, adeta yeniden formatlamalı. Sanatçı, – her sabah boynuna kravat bağlamasına gerek olmayan– bir işadamı disiplini ile güne başlamalı, yine en basit kuralı gerçekleştirip bir ajandaya sahip olmalı! Sanırım kariyerlerinin ortasında ve ustalık döneminde olan sanatçılarla, genç sanatçılar arasındaki ilk fark öncelikle burada yatıyor; bu basit zaman yönetimi meselesinde. Sonra çalışma disiplini geliyor. Artık herkes, sanatçı formasyonunun bohem dağınıklıkla tasvir edilemeyeceğini biliyor; bu yaklaşıma çoktan doymuş durumdayız. Taner Ceylan’ın son röportajını okumuş olanlar bilir; “Sosyal hayatı sıfırlamak, günde 10 saat tuvalin başında oturmak… Resimlerimde görülen hayatla hiç ilgim yok. Onlar kurgu, yer yer belgesel.  Sabahtan akşama kadar tuvalimin başındayım.”** diyor. Ülkemizin yaşayan en pahalı ressamı olarak çalışma disiplininin nasıl olduğuna dair ipuçlarını veriyor. Üzülerek böylesine bir disiplini –istikrarla- uygulayabilen pek az genç sanatçımız olduğunu gözlemliyorum. Ayrıca bir şeyi daha merak ediyorum; günümüz sanatçısı ‘ensesindeki tehlikeyi’ her an hissederek bu disiplini oturtması gerektiğini bilerek çalışıyor mu? Yani özellikle de bizim gibi ülkelerde, her ekonomik ve siyasi krizde koşullar ve rekabet giderek ağırlaşırken ilk ve en önce sanattan ve sanatçıdan, tasarımdan ve tasarımcıdan feragat edileceği gerçeğini kabul etmiş durumda mı?  Yine meraktayım, sanatçılar, kendi kendilerinin en büyük PR’cıları olduğunun bilincinde olarak, insan ilişkilerinde kendilerini yeterince geliştirebiliyorlar mı? Ağızdan çıkanın, vadedilenin, kağıt üzerinde imzalanan sözleşmeden farklı olmadığını biliyorlar bilmesine ama….uygulayabiliyorlar mı? Ve sanatçı itibarını önce kendi koleksiyonerinin gözünde yitirmeye başlıyorsa eğer, çıkmaz sokağa girdiğinin farkında mı?

* Collecting Art for Love, Money and More-  Ethan Wagner / T. Westreich Wagner
** http://www.hurriyet.com.tr/yasayan-en-pahali-turk-ressam-taner-ceylan-kan-revan-icinde-kaldik-ama-o-son-yumrugu-hala-yemedik-40230636

About the author Ayşegül Çinici Yazıcı

Ayşegül Çinici Yazıcı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisansını da aynı üniversitenin Sinema-TV Bölümü’nde tamamlayan Yazıcı, 2009 yılından beri Plato Sanat’ın direktörlüğünü yapıyor ve Plato Meslek Yüksekokulu Grafik Tasarım Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mimarlık, tasarım, tipografi, edebiyat özel ilgi alanları arasında. Aynı zamanda çağdaş sanat koleksiyoneri.

All posts by Ayşegül Çinici Yazıcı →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: