Kapat

00:01

Melike Bayık

Reklamlar

Burcu Aksoy ile Milli Reasürans Sanat Galerisi’ndeki 00:01 isimli solo sergisi üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

00:01 isimli Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde yaptığınız serginiz genel olarak içerik ve form açısından nelerle ilgiliydi?

Bilinç ve bilinçaltının ortaya çıkardığı sıra dışı zihin durumlarının oluşturduğu görüntülerin, özellikle mekan kavramıyla bağlantısı ile ilgili fotografik çalışmalarım 00:01 solo sergimin içeriğinde de yer aldı. Yalnız bu kez, mekan türlerinin içinden bir tanesi- akıl(!)hastaneleri – üzerine odaklanıp, konuya dair ifade dilini destekleyecek, ortaya çıkaracak biçimde, sadece fotografik görüntü üzerinde değil, görüntünün sunulduğu nesnenin formunda da değişiklik tasarladım. İki boyutlu ifade biçimi beklenirken, üçüncü boyutun işin içine dahil edildiği bir ifade gerçekleşmiş oldu.

Mimari dilin, eğitimini aldığım disiplinin kazandırdığı bir bakış açısı olarak, fotografik işlerimi etkilememesi zaten mümkün değil. Bu dilden bahsederken, mimari disiplinin görme alışkanlığının da katıldığı bir zihnin yıkıcı, yapıcı, dönüştürücü vb. var olan tüm özelliklerinin oluşturduğu bir toplamı kastediyorum.  Sergide görülen, akıl (!) hastaneleri mekanlarının ve kavramlarının yorumları, işte bu toplamdır.

00:01 isimli fotoğraf serinizde akıl hastanelerini çektiniz. Bu seri neden akıl hastanelerini konu edindi ve buralarda fotoğraf çekmek kolay mıydı?

Akıl (!) hastanelerini, ele aldığım diğer mekanlar gibi, mekanın tasarımı ve tasarlanmış o mekanın algılanışı ile ilgili olanak ve olasılıklara dair düşüncelerim doğrultusunda çalışmak üzere seçtim. Bu hastanelerin var oluş sebebinin ‘ıslah’ ile ‘tecrit’ arasında salındığını kabul edersek, belli zihinlere belli koşullarda hükmedilmesi ile ilgili daha farklı düşünmeye başlarız. Zihni, normal-anormal ikilisinden birini seçip sabitlemek üzere kurcalamanın o zihnin bazı olanaklarını ziyan etmesi muhtemeldir. Tıpkı, bazı beklenmedik olanakları da ister istemez ortaya çıkarabileceği gibi. Tekinsiz ve hatta tanımsız olabilen işte bu durumdur. Kavramın psikiyatrideki tanımına dayanarak söylersek bir mekanın tekinsizliği de söz konusu olabildiğine göre, akıl (!) hastaneleri mekanlarında da bunun izini fazlasıyla görmek mümkün. Önemsediğim, ‘mekan’ bağlamında da tekinsizliğin izini sürmek. Tanıdık olanın korkutucu bulunmasıyla ilgili olarak.

Dünyanın geri kalanındaki akıl(!) hastanelerinin durumunu yerinde görmüş değilim, ancak bütün kültürlerin bu hastane mekanlarını ve kullanım yöntemlerini tasarlayışları ve bu tasarımı uygulayışlarının birbirinden farklı olduklarını düşünüyorum. Bilimin kendisinin, yani psikiyatri ve psikanalizin evrensel ortak diline, içeriğine rağmen. Bulunduğu yerde mevcut kültürün gerektirdiği düşünce ve davranış kalıplarından bağımsız yönetim ve mekan dilinin de olmadığı ortada. Sergi için gerekli çekim izinlerinin alınışında karşılaştığım zorluklar ve zorlukların yapılan izahı  ‘insan hakları’ ile ‘hasta hakları’ kavramlarının neredeyse içini boşaltacak şekilde klişeleştirilmesinden ibaret oldu özetle. Sanata dair bilgi ve ilgi eksikliği yaşadığımız ülkenin mevcut genel durumuna bağlamaya çalışsam da, kimi başhekimlerin çalışmak üzere seçtiğim konuyu algılayışları karşısında donup kaldığımı söylemeliyim. “Sanat Terapisi” gibi bir alanın psikiyatri bilimi içindeki yeri ve önemi düşünüldüğünde, bu durum ayrıca üzücüydü. Bir başka kapsamlı tartışma alanını oluşturacağı için burada kesmeliyim konuyu. Nihayetinde, bürokratik engelleri aşmamı sağlayan bir kaç hekim sayesinde, özellikle kendi psikiyatristimin önemli ve anlamlı çabalarıyla, bir kaç ‘’zararsız’’ mekanda insansız çekim yapabildim. Ki, istediğim zaten salt mekandı. Hastaların kendilerinin değil, izlerinin bulunduğu. Birkaç yıl önce, akıl hastaneleri ile ilgili bir belgesel çekimini yapabilmiş olan ekibin ulaşmayı başardığı, benim ‘asıl mekan’ diye tabir ettiğim mekanlara, insansız olmak koşuluyla bile, ulaşamadığımı söylemeliyim. Belgesel olma amacını hiç taşımadım. Bambaşka bir açıdan konuya yaklaşıp, günlük terminolojide birbirinden uzakta duran kavramların bir araya gelmelerini gerçekleştirmek üzere önemliydi oysa ‘asıl mekan’ lar.

Bu sergiyi bir başlangıç kabul ediyorum bu yüzden; bir tür önsöz.

Soyutlanmış olan bazı fotoğraflarınızda ayrıca malzeme ile de oynadınız. Fotoğraflarınızın bazıları bükülmüş, kırılmış ya da silindir formlardan oluşmaktaydı. Bunu yaparken içerik ve form ile ilgili nasıl bir bağ oluşturdunuz?

Sergilenen fotografik işlerin bildiğiniz görsel karakterini oluşturan özellikleri yine geçerli iken, iki boyutlu olması beklenen fotografik baskı yüzeylerinin kullanımında farklılık oldu bu kez, evet. Yaratıcının zihninde ve fotoğraf makinesinin vizöründe önce üç boyutlu kurgulanıp, ardından iki boyutlu ekran ve kağıt üzerinde bir sureti oluşturulan, sonra yapım ve sunum aşamasında tekrar üç boyutlu olarak biçimlendirilen nesne/mekan ile karşılaşıldı bu kez.

İşlenen konunun bütünü içerisinde, olması gereken bir hareketti bu; bir akıl (!) hastanesi mekanı söz konusu ise, bu hastanelerin içerisinde ‘tutulan’ zihin yapılarının benzersiz işleyişlerinin, algı kapasitelerinin ve çeşitliliğinin birer simülasyonu olarak. Normal – anormal ikiliğinin mücadelesini ifade edebileceğim dil olarak yapı bozum, tahrifat gerekliydi. Fotografik görüntü üzerindeki deformasyonla yetinmeyip görüntülerin bulunduğu yüzeyleri de deformasyona uğratarak etkiyi arttırmayı seçtim.

Bireyleri akıl(!) sağlığı yerinde olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırdığımızda tarif edilen durumlar var. Her biri, algılamaya dair bütünü biricik kılacak özellikler taşıyor. Yanı sıra, algılanan, zaten nesnenin kendisi ve/veya tamamı değil, bireyin duyu organlarının edinebildiği veriler kadarı. Nörotik ya da psikotik özelliklere sahip kişilerin duyu organlarının işleyişinin gereği algılayabildikleri, kavrayabildikleri gerçekliklerin, tarif ettikleri soyut veya somut nesnelerin ‘var olmadığını’ ya da ‘doğru olmadığını’  kim iddia edebilir? Üstelik, görsel algı, algılanan nesnenin sadece bir parçasıdır; o nesne göründüğünden fazlasıdır. Fotoğrafın gerçeklikle bağlantısı hala tartışmalı iken, bu görüntünün sunuluşundaki form değişikliklerinin, tartışmayı bir başka boyuta taşıyabileceğini umuyorum. Aynı zamanda, bir mekan tasarımının tamamen kendi süreci ve dinamikleriyle ilgili bir takım noktalarını, olumsuzlukları ve yanılsamaları da dahil olmak üzere, işaret etmek üzere gerçekleştirilmiş değişikliklerdir bu formlar.

İzlenen ve algılanan bu bütün-sonuç için de olasılıklardan yalnızca biri demek gerekir. İnsan türü için ortak kabuller olmakla birlikte, ‘gerçeklik’ bireysel algıya bağlıdır çünkü. Gerçek ve gerçeklik arasındaki farkı da vurgulayarak söylüyorum bunu.

Nihayetinde, oluşturulmuş formlar aynı anda hem fotoğraf ve mimarlık disiplinlerinin kendi dinamiklerinin, hem de psikiyatri biliminin içerdiklerinin akla getirdikleridir.

Serinin ismi aynı zamanda bir psikiyatri terimi. Fotoğraflarınızla bu terimler arasında nasıl bir bağ var?

Sergilenen 4 ayrı serinin her birinin isimleri birer psikiyatri terimidir. Şimdiye dek çalıştığım tüm fotografik serilerin isimleri de psikiyatri terimlerinden seçilmiştir. Bundan sonraki seriler için de aynı tercih söz konusu olacak. İnsanın herhangi bir eyleminden, dolayısıyla yaratıcılıktan da bahsediyorsak psikiyatriden de bahsediyoruz demektir. Yaşamı anlamlandırmak üzere benimsediğim söylemler psikiyatri ve psikanaliz içinde mevcut. Sanat üretimlerimi bundan bağımsız üretmem mümkün değil.

Psikiyatri terimleri ile fotografik işler arasındaki bağlantı sabit değil. Seçilmiş olan terimi ifade edecek fotografik görüntüler oluşturulduğu gibi, oluşturulmuş görüntüleri tarifleyecek bir psikiyatri terimi seçilebiliyor. Başlık-içerik karşıtlığının daha etkili olduğunu düşündüğüm için izleyiciyi bu bağı kurmak üzere kullanıyorum genellikle. Olmayan bağı kurarken de, kurulmuş olanı kabul ya da reddederken de izleyicinin, önce kendi zihninin olanakları ve olasılıklarıyla tekrar tekrar karşılaştığını düşünüyorum.

Psikanaliz ve psikolojiye ilgi duyarak her seride yeni bir terimi ele alıp, bunun görsel bir varyasyonunu yaratıp izleyiciye sunuyorsunuz. İzleyicinin belli bir düzen içinde gördüğü, soyutlanmış ama iç içe çarpıtılmış, tekinsiz, bulanık ve bir o kadar da net, bükülmüş, kırılmış fotoğraflara bakışı nasıldı?

İzleyicinin ‘sahiden’ ne düşündüğünü bilmem mümkün değil. Önce, izleyicinin kendisinin ne düşündüğünü biliyor olması lazım. Sonra da hissettiklerini kendisine ve sanatçıya ifade edebilmesi gerekir. Bunca istiyor olmalı üstelik. Ancak, sanatçı ile izleyicinin bu minvalde alışverişleri ne kadar gereklidir yahut anlamlıdır, orası tartışılır.

İnternet üzerinden arama yapıldığında ekranda beliren akıl(!) hastaneleri klişe görüntülerinin ve klişe etkilerinin olmadığı bir sergi kurguladığım için, yapıtların etkisinin anında değil zamanla çıkacağı, çıktığında da izleyicinin belki bir süredir bunu düşünmekte olduğunu fark edeceği durumları hedefledim. Görüntülerin çekici olduğu kadar itici olma hakkını da savunurum. İtici bulduğu şey ile kışkırtılmış izleyicilerin bu tekinsizliği algılamış olmaları ve tekinsiz olanın bilinmeyen şey değil aksine tanıdık olan, önceden biliniyor olan olduğunu sergilenen işlerde okumaları önemliydi benim için. Okuyabilenleri gördüm. Yanı sıra, fotoğrafı ifade aracı olarak kullanan bir sanatçıdan hiç beklemedikleri formları görmekten heyecan duyduklarını gözledim ve dinledim. Bu formların varlığı onları hesapta olmayan bir başka okuma daha yapmaya zorladı sanıyorum. Ezber bozarak, yüzeydeki görüntüye bakıp geçmek yerine, biçimin işaret ettiği, tamamladığı ya da yanılttığı şeye de bakmak durumunda kaldılar. Yapıtları tahminleri dışında farklı görmenin şaşırtıcılığının içlerinde hem olumlu hem olumsuz başka şeyleri tetiklediğini fark ettim.

Şunu unutmamak gerekir ki izleyicinin sergilenen yapıtlarla buluşması da, benim onlarla buluşmam da sadece o ana mahsus. Sürecin getirip götürdüklerini tespit etmemiz olanaksız. Cazip olan bu!

Sergide gördüğümüz fotoğraflarınızdaki kurgularda, mekanlarda hiçbir canlılık belirtisi olmadığı gibi derin bir cansızlık ve tekinsizlik mekanlara hakim. Neden böyle kurgular yaptınız ve siz bu mekanları nasıl görüyorsunuz?

İçindeki klişeleşmiş nesneleri ile birlikte bu mekanları insansız ama insan izinin mutlak biçimde var olduğu tekinsiz yerler olarak görüntülemek ve ele almak, görünmeyen zihnin izini sürmek demekti. İnsanın karanlık tarafının aydınlık tarafından daha sahici olduğuna inanırım.  ‘Karanlık’ olanın canlı olmadığını söyleyebilir misiniz? Söylersiniz tabii. Ben kabul etmem. Tekinsizlik tam da istediğim şey, ama cansızlık olarak kastettiğiniz insan bedeninin yokluğu ise bunu da anlayamam. İnsana dair her türlü izin görülmesi için ortalığın tanımlı nesnelerle donatılması gerekmiyor. Kadrajın dışında kalanlar da dahil olmak üzere alenen tanımlanmamış ‘’eksik’’lerin zihin tarafından tamamlanmasının mümkün olduğu bir nokta var. Hastalardan arındırılmış bu mekanlarda hastaların kendilerinden daha fazlası mevcut. Mekanın ve insanın neredeyse tek bir organizma haline geldiği durum.

Freud’un felsefesinin ana hatlarından biridir tekinsizlik. Bastırılmış olanın geri dönüşüyle ifade eder. Tümünün bilince geri dönmeyeceğini de söyler. Böylece, tanıdık olanın, önceden biliniyor olanın tekinsizliği ile karşılaşılır. Tekrar ortaya çıkış sırasında o şeyin geçirdiği değişim, belirsizlik yaratan hale gelir. Mekanla ya da mekansız var olabilen tekinsizliğin bir görüntü ve form aracılığı ile ifadesi sergide izlediğiniz tadı yaratıyor. Donup kalmayı, irkilmeyi ya da sadece ürpermekle yetinmeyi sağlıyorsa, mekan da mekanın temsili de işlevini yerine getirmiş demektir.

Hiçbir gerçekliğin anlamının göründüğü ve algılandığı ile sınırlı olamayacağını hatırlatmak isterim.

Birden fazla görüntünün üst üste getirilmesiyle oluşturulmuş fotoğraflarınızı belli bir düzen ve ritim içinde mekana yerleştirdiniz. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde gördüğümüz eserleri yerleştirmeyi neye göre yaptınız?

Başka türlü yerleşseydi, bir başka sergi olmuş olurdu.

Sergilenen işlerin birbirlerine göre o andaki konumu serginin anlattığı şey ve kendi algım için olması gereken durumdaydı ama bu onların ‘doğru’ yere konduğu anlamına gelmez. İşleri oldukları yere ‘doğru’ astığımı ve ‘doğru’ yere koyduğumu nereden biliyorsunuz? İzleyiciye bilerek dayattığım bir bakış açısı var öncelikle. Bir tür başlangıç noktası gibi. Süreç içerisinde bu açıyı da değiştirebilirdim. Farklı zihin durumlarının yarattığı algı zaten bu değişimi gerektiriyor ve mümkün kılıyor.

Dayattığım(!) bakış açısının ne olduğunu soruyorsanız… Sergiyi oluşturan 4 serinin her birini oluşturan işlerin mümkün olduğunca bir arada olmasını istedi zihnim. Bunu neyin belirlediğini kelimelerle tam olarak anlatmam mümkün değil. Dilin ötesinde duygu ve kavrayışlar var.  Yerleşimin bu halinin ‘olasılıklardan’ biri olduğu ortada. Tesadüfi olmadığı ise, muhakkak.

Ayrıca, sergi düzeninin tamamında, tekil olarak görsellerin her birinin içindeki gibi bir grafik düzeni-mantığı fark etmek mümkün. İzleyicinin de serginin bu anlamdaki bütünlüğünü kavradığını, sonra da kendi seçeneğini bunun yerine koyabildiğini umuyorum.

Plato Sanat’a teşekkürler.

About the author Melike Bayık

İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. 1991 yılında Antalya’da doğdu. Elliden fazla sergide küratör ve sanat tarihçisi Marcus Graf’ın yanında asistan küratör olarak çalıştı. “Pardon, Kaçıncı Kat?”, “Olmadı Kaçarız” ve “Melior Mundus/ Ne İyi Dünya” sergilerinin eş küratörlüğünü yaptı. 2013 yılında Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Yönetimi Yüksek Lisans Programı'na girdi. 2017 yılı Ocak ayı itibariyle Sanat Yönetimi Bölümü'nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmakta ve tez öğrencisi olarak da aynı bölümde eğitimini sürdürmektedir. 2017 yılı Şubat ayında ise Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Bölümü'nde de ikinci yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 2016 Güz döneminden bu yana İstanbul Ayvansaray Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi'nde Görsel İletişim Tasarımı, Grafik Tasarım ve Mimari Restorasyon Bölümleri'nde Sanat ve Tasarım Kuramları, Sanat Tarihi, Mimarlık Tarihi ve Müzecilik derslerini vermektedir. Aktif olarak İstanbul Art News, Plato Sanat Blog, Box in a Box Idea, Sanatatak, Artful Living gibi gazete, dergi ve bloglarda sanat yazılarına devam etmektedir. Aynı zamanda Marcus Graf ile asistan küratör olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

All posts by Melike Bayık →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: