Kapat

Erzincan Bienali: “Yer Sanat Gök Sanat” (!/?)

Haydar Akdağ

Reklamlar

Bienal denildiğinde aklınıza “Sanatın iyileştirici gücü mü” gelir; yoksa “Kültür Ekonomisi” ya da Sanat ve Siyaset arasındaki kürsü mücadelesi mi (!/?) Toplumdaki çıkmazlara yanıtı sanat mı verir; siyaset mi? Beklenti ile duanın iç içe geçtiği ülkemizde Erzincan Bienali “Yer Sanat Gök Sanat”; kavram olarak; “Bir hatırlama ve hatırayı sürdürme üzerine; İnsan ve doğa/doğasına bakıştır. Yaşar Kemal’in “Yer Demir Gök Bakır” yerli romanı, Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli tarafından senaryolaştırılarak 1987’de çekilen filmin içinde yer alan Anadolu köylüsünün korkuları ve Taşbaş’ı ermiş yapma hikâyesi, “Korku; Beklenti; Kahraman; Boşluk” sorularının sorgulandığı Erzincan Bienali’ne bakalım…

Mardin, Sinop, Çanakkale ve İstanbul Bienalleri bir anlamda kentleri yalnızca sanat alanına dönüştürmüyor. Bununla birlikte kentte yaşayan insanlarla evrensel tartışmaların, gündemin, farklı fikirlerin, sanat eserleri ve belgelerin etkili sergileme yöntemleriyle buluşturarak, kent insanında kalıcı izler bıraktığını söylemek mümkün. Kamusal alanda gerçekleşen etkinlikler, kamuoyu ve kamusal aklın düşünceye sevkine bir vesile olur. Temelde, iktidarın medya güdümündeki düşünülecekler listesinin aksine bir dil ve üretim alanı olan bienal, bazen biz sanatçılar tarafından da anlaşılmaz olabilir. Elitist eleştiride  toplumumuz için “gözüyle düşünür” yaklaşımına görsel zeminde deney alanındır belki de. Videolar, heykeller, fotoğraflar, metinler ve enstalasyonlara yer verilmektedir. Bununla birlikte bence en önemli olan katılımcı sanat etkinlikleridir. Sanatçı eseri olduğu gibi bırakmaz, üretirken karşılıklı düşünce ve soru temasına/etkileşime açık durarak izleyiciyi sürece dahil eder.

Erzincan Bienali kapsamında sanatçı, köylüyle birlikte çamaşır asarak “Gökyüzünün Altında” (bkz. kapak fotoğrafı) enstalasyonunu gerçekleştirir. İktidarın dayattığı estetiğe karşı gelerek, kendi mekânını ve üretim eylemini sergiler. Yaşadığı alana ve kendine yabancılaştırılmasına karşı bir direniştir. Aile fertlerine, köylüye ve bilinmez kişilere ait giysiler çamaşır ipine gerildiğinde kimlik kaybı yaşar mı? Kimlikler üzerinde çok konuşulmaya devam edilirken, bu tartışmanın görünmez bir gücün tekelinde (yani Tanrı’nın ve kaderin) değil, iktidarın kendisinde olduğunu bildiğini vurgulamak, kendi alanını sanatla savunmaktır. Giysinin kime ait olduğunu biliyor muyuz? Kadın-Erkek? İnanç? Yaş?

Burada gerçekleştirilen performans hergün milyonlarca kadının yaptığı bir ritüel gibi olsa da onu diğerlerinden ayıran şey; niyettir (!/?) Yapılan eylem çağdaş sanatı itibarsızlaştırmak değildir; mahremiyet ve kişi, demokrasi ve alan, sanat için uygun zemindir; böylelikle temel niyetinde şiirleşir, eser olur. Niyet demişken, korkuyla yönetilen insan, Yaşar Kemal’in romanında köy muhtarının iktidar mücadelesi sürdürmek için karmaşık stratejiler uyguladığı gibi yapar. Köylünün güveni ve umudu her geçen gün azalır. Köylü kıtlık, yoksulluk ve borç içindedir.  Köyü kurtaracak çareyi-kahramanı dua ile isterler (Bu bir niyet eylemidir). Fakat gökten gelmesi beklenen çare nasıl olduysa kendi aralarında muhtara direnen ve köylüye beddualar yağdıran Taşbaş’tan gelir. Onun kötü dualarının gerçekleştiğine inanmak; “Korku; Beklenti; Kahraman; Boşluk” ve en nihayetinde “niyet” rol değiştirir. Artık çareyi akılda değil ermişlikte ararlar… Sanat ve siyasetteki kürsü mücadelesinden kastedilen de budur. Çare olan kutsallaşıyor! Aranan “Akıl mı”, “Ütopya mı”, “Gerçek mi” , “Hayal mi” bilinmiyor (!/?) Bir zamanların tartışması iradenin yeryüzünde mi gökyüzünde mi olduğu sorusunu anımsatıyor.

Bienalde yer alan bir başka eserse, insanın ve sanatın ölümü üzerine sorgulamanın fotoğraflandığı mezarlık. Sanatçı ölümü inançlara göre incelerken Erzincan’da karşılaştığı mezar taşları fotoğraflarını sergiliyor. İnsan ölüyor, fakat adına yapılan mezar taşı yalnız adının ve doğum-ölüm tarihine yer vermiyor; ölümsüz bir işaret olarak bilgi, belge, heykel, estetik ve sanatın ölümden sonra da ihtiyaçlara cevap veren bir iletişim dili olduğunu kanıtlıyor. Kişinin kahramanlıklarına, geldiği ailenin kim olduğuna dair bilgiler sanatla simgeleştiriliyor.

Haydar Akdağ- Erzican Bienali 2

Bir başka sanatçının çeyiz sandıklarından topladığı yöresel el yapımı örgü çoraplar ise geleneksel sanatın, çağdaş sergileme yöntemlerinde yeniden temsil edilmesidir. Burada sanatçı dünün teknik imkânları ile üretilmiş, ihtiyaç ve işleve yönelik üretimlerde gözetilen renk, malzeme ve sembolleri tekrar sergiler. Sanatçının Erzincan’da çeyizlere yakınlaşması ve onları bienalde sergilemesi bir soru işaretini de beraberinde getirir. Etnografya müzelerinde rastladığımız, dönemine ait kültürel ürünler nasıl oluyor da çağdaş sanatın bilgisinin üretildiği bienallerde önemli bir nesne olarak kendini gösteriyor? Yerel üretimle evrensel üretim bu sergileme ile buluşmuş, temsil ve zaman sorgulamaya açılmıştır. Böylelikle bienallerin yerel kültürel üretimlerini kendine kaynak eden sanatçı,  zanaat ve sanat arasında gidip gelen sorgulamayı tekrar tartışmaya açar. “Yer Sanat Gök Sanat” derken her şey sanat mı?

Haydar Akdağ- Erzican Bienali 3

Erzincan Bienali kapsamında sorular sorduğum, dikkatler inşa ettiğim, bir o kadar hatıralara yolculuk ettiğim yazıma kaynak olan 1987’de Anadolu’nun bir köyünde çekilmiş Yer Demir Gök Bakır’ın bendeki yeri biraz farklıdır. Filmin çekildiği köy benim köyümdür. Köy, Erzincan, Üzümlü İlçesi, Pınarlıkaya Köyü’dür. Filmde yer alan çoğu kimse ya kuzenim, ya tanıdığım kimselerdir. Bir aidiyet duygusu insanı ister istemez silkeliyor… Daha önce köyümde çalıştığım kimi fotoğrafları bir başka sanatçıya atfetmek suretiyle yazınsal ve görsel üretimi birleştirmek, hem memleketime, hem hatıralarıma, hem de geleceğe yeni bir kapı açabilir. 81 ilde bienal yapılması olmayacak şey değil! Mümkün. Kültürel zenginliklerin, köyümün, küresel köyün kültürü ile teması kaçınılmaz hızlı ve devam ediyor. Burada düşüncenin, kültür üretiminin ve endüstrinin ihtiyaç duyduğu yaratıcı zeminlerin değerlendirilmesi her bakımdan kalkınma imkânları sağlayabilir.  Şehirlerimizin başarı hikâyelerine ihtiyacı var. Sanat burada büyük katkı verebilir. Bütün bir şehrin tüm varlığını ortaya koyacağı etkinlikler beraberinde başka başarıları da getirecektir. Tabiri caiz ise günümüzde en büyük günahlar arasında sayılan sanat ve düşünceye katkı vermeye devam edeceğiz. Sanat yaşatır!

Haydar Akdağ- Erzican Bienali 4

 

About the author Haydar Akdağ

Şuan Yeditepe Üniversitesi 'nde Sanatta Yeterlik Yapıyor. Kendini; Şair, Ressam, Sanatçı ve Salt İnsan diye tanımlıyor. Gözlemlerindeki çağrışımları yalnız sanat yada tasarım nesnesine çevirmiyor. Yaşamdaki yerini, kendisi ve toplumla iletişimini kendi penceresinden yorumluyor. Yeditepe Üniversitesi GSF Moda&Tekstil Tasarımı Bölümününden 2008 yılında mezun oldu. Sektörde tasarımcı olarak çalıştı ve tekrar akademik hayata döndü.

All posts by Haydar Akdağ →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: