Kapat

Hava Dikey Hizalanmış Sıralı Nanotüpler* Gibi Ağır!

Sinan Eren Erk

Reklamlar

Son yılların sansasyonel sanatçılarından Anish Kapoor, geçtiğimiz aylarda karbon tabanlı özel bir maddenin isim haklarını aldı. Bu madde gözle görülebilen ışığı %99,965 oranında emiyor ve bu nedenle bu madde ile kaplanan yüzeye bakan kişiler boyut algısını yitiriyor. Kısacası, Vantablack adındaki bu maddenin rengi, siyahın şu an için bilinen en koyu tonu. Benzer bir durum 1960’ta da yaşanmış ve Yves Klein, icat ettiği mavi tonunun patentini satın alarak bu rengin “Uluslararası Klein Mavisi” olarak anılmasını sağlamıştı.1 Kapoor’un ise 56 yıl sonra, Klein’ın aksine gelişiminde rol oynamadığı ve tamamen teknolojik ilerleme sonunda ortaya çıkan bu renkle ilgili benzer bir şeye imza atması, yalnız bir tartışma ortamı yaratmadı aynı zamanda sanat kavramının ontolojik açıdan yeniden ele alınmasına fırsat verdi.

Table Bleue (1961)

Yves Klein – Mavi Masa (1961)

Post-modernizmin, haleflerinin kaderini paylaşacağına ve aşılacağına dair sinyallerin sıkça görülmeye başlandığı günümüzde sanat, evrileceği formu, belki de her zaman olduğundan daha da fazla arıyor. Tehlike içindeki bir kertenkelenin kuyruğunu bırakıp kaçmasına çok benzeyen bu durum, tıpkı modernizmde olduğu gibi, işlevsizleşmeye başladığı andan itibaren çırpınan ve baskınlığını giderek yitirecek bir akımı işaret ediyor. Yani içi boşaltılan tüm kavramlar gibi bile bile lades diyor. Son birkaç senedir neo-liberal ekonomi politikalarının ve post-kapitalist sosyal düzenin sanat üzerindeki etkisi zaten uluslararası platformlarda sıkça konuşulur hale gelmiş, Documenta ve Manifesta gibi önemli sanat etkinliklerinde bu konu çok kez tartışılmış, yeni yollar aranmıştı. Özellikle son dönemlerde küresel belirsizlik ortamı, başta ekonomik sorunlar, bölgesel silahlı çatışmalar ve bunlara bağlı mülteci krizleri gibi konularla kendisini iyiden iyiye gösterdi. Güney Amerika, Afrika ve Uzak Doğu ülkeleri için geçmişi daha da eskiye dayanan bu durum, sonunda Avrupa Birliği’ndeki çatırdamalarla etkilerini kapılarında hisseden Avrupa devletlerinin de seslerini yükseltmesiyle küresel bir manifesto haline gelmeye başladı. Kapoor’un tam da böyle bir dönemden geçilirken Vantablack’in haklarını satın alması öylesine dikkat çekti ki bir internet sitesi 1 Nisan şakası olarak bu konuyla ilgili bir haber bile yaptı.2 Üstelik haberde dijital müdahale yardımıyla sanatçının 2006 yılında yaptığı ve Chicago’da bulunan Bulut Geçidi eserinin üzeri tamamen siyahla boyanmıştı. Yani yine teknolojiye başvurularak, teknolojinin temelinde gelişen bu durumla ilgili bir şaka hazırlanmıştı ve işin kötü yanı, bu haber gerçek olsa belki de hiç şaşırmayacak olmamızdı.

cloud-gate-ventablack-lede

Kapoor’un 1 Nisan şakası için dijital ortamda manipüle edilen Bulut Geçidi (2006) görseli

Günümüzde çağdaş sanat kavramı, baskın post-modernist anlayışın altında ve giderek daha da belirsiz çizgiler içinde varlığını sürdürüyor. Duchamp sonrasındaki hazır-yapım nesnelerle ilgili tartışmalar halihazırda devam ediyorken, bugün sahip olduğumuz teknolojik gelişmelerin ve üretim olanaklarının çoğalmasıyla, sanatın içeriği sorgusu sislerin içinde nereye gideceğini bilmez halde koşturmaktan farksız bir hal aldı. Var olan sanatı anlamak ise sürekli bir alt metne, sanatçı hakkındaki kişisel bilgilere veya standardın üzerindeki bilgi birikimine bağlı olma yolunda ilerliyor.3 Öte yandan günümüzde popüler olan hemen her şeyin iyi olacağı ön kabulü ne yazık ki sorgulayan toplumların önündeki en büyük engellerden birini oluşturmakta. Derin bir bilgi kirliliği içinde debelenirken, çoğu zaman eleştirel mantığımızı kaybediyor, en ilkel iç güdülerimizle parlak ve renkli olanın, popülerin peşinden koşuyoruz. Dolayısıyla sanatın ve popülizmin bir araya geldiği nokta, kimi sanatçıların gözlerini kamaştırıyor olacak ki, kendilerini bu rüzgarın kucağına bırakıveriyorlar.

onedoesnotsimply

Bir ihtimal daha var, o da popülist olmak mı dersin?

Bugünlerde, bu kesişim noktasında sıkça gördüğümüz isimlerin başında gelen Banksy’nin İstanbul’da açılan sergisinin yankıları henüz kulaklarımızdan gitmemişken, Bologna’da, yine eserlerinin sanatçıdan habersiz kullanılacağı (yerseniz) karma sokak sanatı sergisinde kendi işlerinin de sergileneceğini her nasılsa öğrenen Blu, arkadaşlarıyla sokağa çıkarak tüm eserlerini griye boyadı. Ancak alkışlarınıza ara verdiğiniz an aklınıza İtalyan sanatçının bu sivri çıkışıyla acaba Banksy’nin izinden mi gidecek olduğu sorusunun gelmesi içten bile değil. Bir diğer örnek ise yakın zamanda ülkemizde de bulunan Çinli sanatçı Ai Weiwei. Son dönemde yaptığı birçok işle gündeme gelen Weiwei, mülteci krizi üzerine birbiri ardına ürettiği işlerinde sadece kanayan bir yaraya parmak mı basmaya çalışıyordu? Mesela ısınmaları için mültecilere dağıtılan parlak termal malzemeyi ünlülerin bulunduğu bir yerde dağıtıp, onların çektikleri selfie’leri uzaktan izlemek sanata ve işlevine ne denli katkı sağlayacaktı? Zaten gün gibi açık olan toplumsal farkındalık yoksunluğunu düz mantıkla ele alan bu tepki, “Binicem üstüne vurucam kırbacı!4 tarzında. Hatta boş bir refleksten öteye gidemiyor ve bu nedenle sanatın temeliyle de ters düşüyor. Başka bir deyişle bu örnekler, sanatın yalnız ve yalnızca popüler olanla örtüştüğü alanın somut ifadeleri. Yani post-modernizmin de içinin oyulduğunun en açık göstergelerinden yalnızca ikisi.

weiwei

Ünlüler “Barış için Sinema” etkinliğinde Weiwei’nin dağıttığı ceketlerle bol bol selfie çektiler

Sanatın en önemli özelliği ideolojik olmayışıdır çünkü kendi sürekliliği içinde varlığını daima geri dönüşlere açık bir biçimde sürdürür.5 Bunun yitirilmeye başlandığı an ise doğal olarak yeni gereksinimleri karşılayacak yeni bir görme biçiminin ortaya çıkışı olacaktır. Kapoor’un haklarını satın aldığı Vantablack ironik şekilde tıpkı bir anıt gibi artık post-modernizmin de bir karadelikten farksız olmaya başladığını simgeliyor. Bundan 100 yıl sonra, Anish Kapoor’u eserlerinden çok Vantablack ile hatırlarsak, sanatsal tüm çabası boşa gitmiş sayılmaz mı? Üstelik aynı durum, toplumsal sanat bilincinin tümden çöküşünü işaret etmez mi?

Çağdaş sanat, post-modernizm dinamiklerinde boğuluyor olabilir ama yeni fikirler ve entelektüel gereksinimler olduğu sürece yeni yollar keşfedecek, eğer bunu yapamazsa icat edecek, ama bir şekilde ilerleyişine devam edecektir; yoksa nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?


*V.A.N.T.A. (Vertical Aligned NanoTubes Array) Dikey Hizalanmış Sıralı Nanotüpler kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor.
1. “Restoring the Immaterial: Study and Treatment of Yves Klein’s Blue Monochrome (IKB42)”. Modern Paint Uncovered.
2. http://hyperallergic.com/287628/anish-kapoor-coats-cloud-gate-in-the-darkest-black-known-to-humanity/
3. Konuyla ilgili Ayşegül Çinici Yazıcı’nın “Açıklayalım…” başlıklı yazı dizisinin ilk bölümüne şuradan ulaşılabilir: https://platosanatblog.wordpress.com/2016/02/25/aciklayalim/
4. https://youtu.be/zxb6OuFjPZk
5. Kahraman H. B., Türkiye’de Görsel Bilincin Oluşumu s.14 (2013)

About the author Sinan Eren Erk

Sinan Eren Erk 1985 İstanbul doğumludur. Ortaokul ve lise eğitimini Galatasaray Lisesi'nde tamamlamış, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi'nde iktisat üzerine yaptıktan sonra İtalya Milano'da yüksek lisansını küratörlük ve görsel sanatlar üzerine yapmıştır. 12. İstanbul Bienali'nde küratör yardımcısı, Documenta 13'te katılımcı / konuşmacı ve İstanbul Tasarım Bienali'nde Milano'da Adhocraty bünyesinde yine küratör yardımcısı pozisyonlarında çalıştıktan sonra, çoğunluğu uluslarası projelerde bağımsız küratör olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

All posts by Sinan Eren Erk →

2 Yorum

  1. bütün yazıyı büyük bir tatminle okurken, aslında bütün bu olanların ideolojik olmasına rağmen neden sanatın ideolojik olmadığını belirttiğinizi merak ettim. bence sanat ideolojiden başka bir şey değildir. salt estetiğe indirgediğinizi düşünmek istemiyorum, keşke ufacık açıklasanız, gerçekten merak ettim.

    Beğen

    Cevapla

    1. Sinan Eren Erk Nisan 28, 2016, 9:31 am

      Merhabalar. Yorumunuza cevabımı yazdıklarınızın sırasına göre vermeye çalışayım.

      Yazıdan keyif alabilmiş olmanız, yazarı olarak beni gerçekten sevindirdi. Tahmin ediyorum ki genel olarak edindiğiniz bu olumlu izlenim, yorumunuzun kalan kısmında belirttiğiniz sanatın salt estetiğe indirilmesi endişesiyle gölgelenmiş. Bunu açıklığa kavuşturmak isterim.

      Her şeyden önce, sizin de düşünmek istemediğiniz şeyi ben zaten düşünmüyorum. Yani evet sanatın salt estetiğe indirgenmesi bence de mümkün değil. Yazıda aslında eleştirdiğim de günümüzde salt estetiğin, düşünselliğin önüne geçmesi ve bununla da kalmayıp onu, neredeyse eserlerin içeriğinden çıkartmasıdır. Bu nedenle belki de ideoloji kelimesinin anlamına bakmakta fayda var.

      Türk Dil Kurumu sözlüğünde ideoloji kelimesi: “Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü.” şeklinde tanımlanmıştır. Yani burada bahsedilen bir düşünme sistemi veya serbest düşünceler bütünü değil, yönlendirilmiş, belli bir amaca uygun olarak tasarlanmış düşünceler topluluğudur. Bunu sanatın, yaşamın farklı alanlarıyla kesiştiği noktadaki bir üst şemsiyesi olarak düşünüyorum.

      Bu da bizi sorulabileck birincil sorulardan biri ne götürür: “O halde sanat ideolojisinden bahsedilebilir mi?” Tabii ki sanat ideolojisinden bahsetmek de mümkündür ancak bu sadece sanatı kapsayan ve sanatın dışındaki konulara bağlı olmayan düşünce öbeklerini işaret edecektir. Sanat yapısı gereği, yaşamın tüm alanlarında vardır ama bu sanat ideolojisinin sonunda ortaya çıkan rafine düşüncelerin sonucunda oluşur.

      Sanat, içinde bir düşünce olmadan, salt estetik olarak algılandığında veya uygulandığında, yazıda bahsettiğim içi boş, hayalet bir yapıya dönüşmeye yüz tutar. Dolayısıyla da yeni bir adlandırmaya, bir değişime, bir dönüşüme veya bir devrime ihtiyaç duyar. Ancak sanatta hiçbir devrim bir devrilme şeklinde yaşanmaz tabii. Sanatın politikadan, bilimden, felsefeden vb. düşünce sistemlerinden ayrıldığı noktalardan biri de budur ki bu durum başlı başına, sanat ideolojisinin, genel anlamdaki ideoloji kavramının şekilsel olarak bir parçası olduğunu ama kendi içinde diğer tüm ideolojik sistemler gibi bir özerk yapıyı da barındırdığının somut örneğini oluşturur.

      Kısacası, sanatın ideolojiden başka bir şey olmadığına kısmen katılıyorum. Ama bunun sanat ideolojisi olduğu yerde sanat yalnızca ideolojidir. Ancak sanat kendi içinde diğer alanlardaki ideolojiyi görev edinmişse, sanatlıktan çıkmaya, bir zümrenin, bir görüşün veya bir inanışın yönlendirmesi altına girer, sonunda da kaçınılmaz olarak kendi içine çöker. Bir uzaktan kumanda olmaya başlar ve sonunda da işlevini yitirir.

      Umarım merakınızı giderebilmiş, sizi tamin edici bir açıklama getirebilmişimdir.

      Yazdıklarınız için teşekkür eder, iyi günler dilerim.
      Sevgiler.

      Beğen

      Cevapla

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: