Kapat

BİR SİTEM PANELİ

Ebru Eren

Reklamlar

Piramid Sanat’ın belli aralıklarla düzenlediği panellerin sonuncusu “Çağdaş Türk koleksiyoneri yalnız batı sanat piyasasını referans alarak nereye kadar gidebilir?” başlığını altında 3 Aralık’ta gerçekleşti. Konu Türk koleksiyonerlerin yerli sanat işlerindense yabancı sanatçılara orantısız yönelmesi ve bu durumun sanatçılar üzerindeki etkisi idi. Belli ki bu panel bir ihtiyaçtan, ciddi bir sitem etme gerekliliğinden doğmuştu.

Konuşmacılar TV ekranlarından ve sanat üzerine kitaplarından (son kitabı Türkiye’de Çağdaş Sanat) bildiğimiz Hasan Bülent Kahraman, galerici ve sanatçı kimliği ile, aynı zamanda Piramid Sanat’ın kurucusu Bedri Baykam; sanatçı, yazar ve akademisyen Tomur Atagök; kendisini koleksiyoner değil ama sanatsever olarak tanıtan, Sapanca’daki Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi’nin kurucusu Ahmet Şahin idi.

Panele katılım oldukça yüksekti. Dinleyiciler arasında Yusuf Taktak, Bubi, Selahattin Yıldırım, Muzaffer Akyol, Yücel Dönmez gibi sanatçılar, Yahşi Baraz, Elgiz Müzesi kurucularından ve Türkiye’nin en önemli koleksiyonerlerinden Can Elgiz, gazeteci-yazar Emin Çetin Girgin gibi isimler de bulunuyordu. Panelin sonlarında dinleyici olarak katılan bu isimlerden bazılarının sitemleri ve yorumları zaman açısından tam bir tartışma ortamı yaratmasa da renk ve vizyon katıyordu.

“Biz bu panelleri yapıyoruz diye akşam bunlar Show TV’de yayınlanmıyor”

Bedri Baykam’ın sanata olan ilgisizliğe sitemi ile başladı panel. Burada sanatseverleri değil medyayı hedef alıyordu. “Bırakın bunları yayınlamayı, özet olarak bile veren sanat programları yok” diyordu. Bu bağlamda orada bulunan geleceğin ve şimdinin sanat eleştirmenlerine sanatçı ve yazarlarına önemli görevler düştüğünü söyledi. Bu gibi buluşmalardan ortak bir sinerji ve akıl arayışı çıkmasını beklediğini, birlikte nefes almak gerekliliğini vurguladı. Bu paneli gazeteler yazdığı için değil, sosyal medyadan duyduğunuz için geldiniz diyerek sosyal medyanın yadsınamaz hakkını teslim etti. Panele katılımın yüksek olması kendisini memnun etmişti.

“Ben bu resimlere değer de vermem ama dişin ağrırsa, resim karşılığı tedavi edebilecek bir dişçi tanıyorum”:

Bedri Baykam’ın giriş konuşması Türkiye’de 1980’li yıllardan başlayarak günümüze kadarki çağdaş sanat piyasasının bir özeti niteliğindeydi: “80li yıllarda 3-4 ressam ve 3 galeri vardı. (1975’te açılan Galeri Baraz, Cumalı Sanat Galerisi, Siyah Beyaz, Galeri Nev ve diğerleri). O yıllarda bize boş iş yapan kişiler olarak bakılıyordu, gariban yardımı yaparak katkıda bulunmaya çalışırlardı. Ünlü bir Türk koleksiyoner “biz resim almayız ama resim karşılığı diş muayenesi yapan bir dişçi tanıyorum” demişti. Bunlar o zamanın ortamı hakkında ipucu verebilir. Elbette son 35 yılda bu olay gelişti.”

“Biz devlete göre olağan şüpheliyiz ve müsamaha gösterilen bir iş yapıyoruz”

“Biraz haddimizi aşıp demokrasi, insan hakları, özgürlük basında sanat falan demeye kalktığımızda ‘Artistlik yapma lan!’lara varan tepkilerle karşılaşıyoruz. Böyle bir ortamda biz Müslüman mahallesinde salyangoz satan kişileriz. Özel girişimciler ve koleksiyonerler; devletin boşalttığı, yok olduğu, ancak bazı zamanlarda rahat bıraktığı sanatçıların nefes almasını, gelişmesini, 2-3 kuşak sanatçının varolmasını, yurt dışıyla ilişkiler geliştirmesini, sergiler açmasını sağladı.

“Siz hala ananızın liginde mi oynuyorsunuz?”

“Sanat ortamının uluslararası olmasını biz istedik. Her zaman uluslararası sanat fuarlarının ve bienallerinin önemini savunanların arasında oldum. Yavaş ve az imkanla da olsa, böyle bir rota gelişirken, bu rotada yol alan, hem yerli hem yabancı eser alan koleksiyonerler -ki normali budur; bir Almanın Fransız resmi alması sanata katkıdır- göreceli son 3-5 yılda bu farklı bir rotaya kaymaya başladı. Önemli bazı koleksiyonerler ellerindeki Türk resimlerini birden, bize çok zarar vermis olan müzayede piyasasına verip, elden çıkarıp “Ben artık Türk resminden çıktım” şeklinde bazı tavırlara girdiler. Futbol takip edenlerin anlayabileceği bir dille söylemek gerekirse ‘siz hala ananızın liginde mi oynuyorsunuz?’ mantığına büründüler. Önemli yabancı sanatçıları, yalnızca ‘bende de var’ demek için satın alan, yalnızca yabancı ressamların işleriyle övünenler Türk çağdaş sanatına büyük zarar verdi.”

“Ressamın sattığı 10 liralık resim, müzayedede 2 liraya alıcı karşısına çıkarılınca, o zaman ‘sanatçı bizi kazıklıyor mu?’ mantığı ile yaklaşanlar oldu. Zaten Türk çağdaş sanatının devletten bu kadar köstek gördüğü, sanatı taşıyan vakıfların, bankaların, yatırımcların olmadığı bir ortamda, birden Türk çağdaş sanatı istenmeyen, para etmeyen, elden çıkarılmaya çalışılan bir duruma sokuldu. Yıllardır biz bunun mücadelesini verdik, bazı müzayedeler sanatçılara verdikleri zararı anladılar; ancak kendileri de açık açık bunu söyleyip uyguladıkları için burada adını söylemekten çekinmiyorum, Beyaz Müzayede kafasına göre verdiği fiyatlarla hem sanatçıya hem de galerilere ciddi anlamda zarar vermeye devam etti. Bu yılki CI’nin son iki gününde koleksiyonerleri kendi yerlerine davet ederek, adeta damping yapar gibi önemli sanatçıların resimlerini elden çıkarttılar. Ellerindeki resimleri bir anda elden çıkarmaya kalkan koleksiyonerin, resimleri eserin değerini beş kat düşüren müzayedelere vermelerinin yarattığı deprem, bizi koleksiyonculuğun anlamını sorgulamaya yöneltti. Kolekiyonculuk güzel eşyalar alıp satmak mıdır, yoksa kolkesiyonerler bulundukları ülkenin sanatçılarını, kültürünü, tarihçesini desteklemek için de varlar mıdır?” diyerek sözü panel katılımcılarına devretti.

Türkiye’deki üniversitelerde ilk defa müzecilik yüksek lisans programının açılmasına vesile olan Tomur Atagök sözü aldı. Bedri Baykam’ın kullandığı “sanat piyasası” lafına karşı olduğunu, bunu ticari bir iş olarak görmediğini söyledi. Sanatın el değiştirmesi ve görülmesi ticari bir eylem değildir diyerek, Delacroix’nın “sanat, insanlar arasında bir köprüdür” sözünü hatırlattı. “Biz sanatçılar olarak bir takım etkiler altındayız; koleksiyoncular ise daha da beter durumdalar. Müzayede, galeri, müze, uzman müzeci, uzman olmayan küratör, uzman olan küratör, sanat tarihçisi, arkeolog, eleştirmen, yazar, diğer sanatçılar, son zamanlarda popüler olan ‘danışman’, bienal, sponsor, reklam gibi olgulara kulaklarını kapatıp sanata odaklanmak ne kadar zor” derken diğer taraftan bunlara kulak verme gerekliliği ve aralarında seçim yapma karmaşasından bahsetti. Koleksiyonerliğin sanatla başbaşa kalmak, okumak, araştırmak, sorgulamak ve kendi yolunu çizmek olduğunu vurguladı. Sanata destek olurken, koleksiyonerin kendisini sorgulamasının gerektiğini söyledi. Amaç Türk sanatını dünyaya açmaksa, CI fuarına katılan 102 galeriden 38 tanesinin Türk olmasında tartışmaya açık çok fazla konu olduğunu söyledi. Bienale getirdiği eleştiri ise sanat eserinden çok, mekanların ilgi çekmiş olmasıydı.

Koleksiyonerlere, her 2-3 yılda bir topladıkları eserleri elden geçirmelerini, istedikleri vizyonda toplayıp toplayamadıklarını ve eserlerini koruyabiliyor olduklarından emin olmalarını tavsiye etti. Toplamak kadar, eserlerin toplumla buluşturmasının da önemli olduğunu ekledi.

Sözü, çocukluk yıllarından beri gönül verdiği sanatçıların eserlerini toplayan, buna ragmen kendini koleksiyoner değil, sanat sever olarak adlandıran Ahmet Şahin aldı. Kendisi, 7 yılda 495 sanatçı ağırlamış olan Portakal Çiçeği Sanat Kolonisinin de kurucusu. Ahmet Bey, Cumhuriyet’in kuruluşunun 92. yılı onuruna Berlin’de yaptıkları kapsamlı sergi ve çektiği ilgiden bahsetti. Batı sanatını referans alarak hiçbiryere gidilemeyeceğini, çağdaş sanatın yeni temsilcilerine yer açmak gerektiğini söyledi. Genç kuşağa ise çağdaşlarını keşfetmeleri ve yakından takip etmeleri çağrısında bulundu.

Türk sanatı ve çağdaş sanat üzerine yazdığı çok katmanlı kitaplarının yanısıra, eleştirmen, küratör,aynı zamanda CI fuarının artistik tarafından sorumlu olan Hasan Bülent Kahraman, “bizde bir sanat tarihi yazımı yok” saptamasıyla konuyu devraldı. 80’li yılların Türkiye’sini koleksiyonları dağılan ve hapse giren koleksiyonerler ile andı; ekonomik krizlerin koleksiyonları götürdüğü gibi, sanatçıların müzayedelerden kendi yapıtlarını toplamak zorunda kaldığından bahsetti. 90’ları postmodernizm ve Türkiye’nin boşluk yılları olarak değerlendirdi. 2000’lere damgasını vuran küreselleşmenin sanata ve Türkiye’deki yansımalarına değindi.

“Türkiye’de bir eleştirmen sınıfı oluşmadı. Bizde sanatın kültür boyutu eksiktir, çünkü bunu oluşturacak zihinsel yapıya ve birikime sahip değiliz; ama bir süre sonra olacak…Koleksiyonerlik zor bir iştir…Koleksiyoner henüz kendine bir profil tayin edememiştir. Belli bir kültürel doygunluk ve belli bir zihinsel yapı oluşmadan beklediğimiz anlamda bir koleksiyonerlik ortaya çıkmaz. Çok ciddi bir eleştiri, danışmanlık müessesesi olmadan koleksiyonerlik olmaz. Bizde koleksiyonerliğin kültürel tercih boyutu eksiktir, koleksiyonerlerin kendilerini daha fazla yetiştirmeleri şarttır. Bu sadece bir niyetle olmaz, bütün bir kurumsal yapı olarak başka bir yere gelmemizle olacak… Türkiye’de koleksiyonerlerin yabancı sanata yönelmesini ve onu satın almasını derecesiz ölçüde önemsiyorum. Bu çok önemli bir hamledir. Siz dışardan eser almazsanız, onlar da sizin ülkenizin eserlerini almazlar, bu bir etkileşim işidir, o zaman uluslararasılaşılabilir.”

Hiçkimse kendi koleksiyonunun sahibi değildir. Onun belli bir dönem için kullanım hakkına sahiptir. Kültürel sermayenin sahibi, insanın kendisi olamaz. Tüm koleksiyonlar müzeye dönecektir.”

“Türk sanatından çıkarsan çık! Bunun bir gerçekliği yok. Bu düşünceyle yapılan bir koleksiyonun devamlılığı mümkün değildir. Bir koleksiyon ancak, belli tercihler içinde hazırlanırsa koleksiyondur. Koleksiyon bir örüntüdür. Bir yazarın yazdığı kitap gibidir, başı sonu olmayan kitap olmaz…Eklektik işler de küratörün işidir, koleksiyonerin değil. Koleksiyon bir zihinsel kabul, kültürel tercih ve bir estetik hareket meselesidir. Ancak bu yapılırsa bir koleksiyon olur. Bina inşa etmek gibidir.” sözleriyle koleksiyonerliğe ilişkin saptamalarını ve yerli yapıt almaktan çıkan Türk koleksiyonerlere dair görüş lerini dile getirdi.

About the author Ebru Eren

1972 yılında İstanbul’da bir yay burcu insanı olarak doğdu. Bu sebeple daldan dala kondu. Yıllarca TV sektöründe büyük bir sevgi ve hevesle çalıştı; programlar aldı, kanallar kurdu. Çok sevdiği sektöründen yine çok isteyerek ayrıldı ve Los Angeles’ta bir film şirketinde çalıştı. Bu onun sinema TV dünyasındaki son görevi oldu. İlk gençlik yıllarından beri hayranlık duyduğu sanata olan ilgisini artık saklayamadı ve yüksek lisansa başladı. Şu an Yeditepe Üniversitesi’nde Sanat Yönetimi masterı yapıyor, Plato Sanat bloğunda yazıyor, biraz resim yapıyor, biraz da satın alıyor, kalan zamanlarında seyahat ediyor. 40 yaşını geçen her bekar kadın gibi onun da kedileri var, Kadıköy’de yaşıyor.

All posts by Ebru Eren →

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: